- 2400 Yıllık Felsefe Okulu Behramkale Köyü
- Assos Antik Liman Gezisi
- Babakale, Osmanlının Yaptırdığı Son Kale
- Bababurnu, Asya Kıtası’nın En Batı Ucu
- Geyikli Plajı’nda Bir Gün (Odunluk İskelesi)
- Polente Feneri’nde Gün Batımı
- Bozcaada Ayazma Plajı’nda Bir Gün
- Bozcaada Tekne Turu
- Bozcaada’da Ne Yenir Nerede Yenir?
- Bozcaada Sokakları’nda Küçük Bir Gezi
- Her Şeyiyle Bir Bozcaada Gezisi
- Alexandria Troas Antik Kenti
- Kilitbahir Kalesi, Piri Reis’in Dünya Haritasını Çizdiği Yer
- Salim Mutlu Özel Harp Anıları Müzesi
- Tarih ve Deniz Harikası Assos
- Çanakkale Şehitler Abidesi
- Conk Bayırı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurulduğu Yerdir.
- Mehmet Akif Ersoy Evi
- Ayazma Pınarı Tabiat Parkı
- Makara’da Kahvaltı
- Kışın Yaptığımız Küçükkuyu Gezisi
- Makara’da Akşam Yemeği
- Sonbaharda Assos Gezisi
- Troya Müzesi
- Troya Ören Yeri
Bugünkü yazımızın konusu şimdiye kadar gidemediğim için önemli pişmanlıklarımdan birisi olan Troya Ören Yeri. Ören yerini ve müzeyi gezdikten sonra bir gezgin olarak önemli mazeretlerim bile olsa burayı şimdiye kadar gezmemiş olmamdan olayı gerçekten kendimden çok utandım.
Eğer gerçek bir gezgin iseniz ve özellikle Avrupa’yı da geziyorsanız ya da gezecekseniz başlangıç noktanız mutlaka ama mutlaka Troya Ören Yeri ve Müzesi olmalı. Çünkü bugün Avrupa’da bir çok hanedan ve soylu aile köklerini binlerce yıl önce hayatta kalmayı başarmış Troya Savaşı kahramanlarına ya da sakinlerine dayandırıyor.
Geçmişte Pers Kralı Kserkses, Makedonya Kralı Büyük İskender, Roma İmparatoru Sezar, Osmanlı İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk vb. büyük komutanların hepsi zaferlerini ya Hektor’a ya da Akhilleus’a bağlamış. Tüm doğu batı seferlerinin başlangıcında ya da sonrasında Troya’ya uğramak orada MÖ 12. yüzyılda yaşanan savaşa atıf yapmak adet olmuş.
Diğer taraftan burası 1871 yılından itibaren tarih öncesi arkeolojinin başlangıcının yazıldığı yer olarak görülüyor. 1988 yılında da bu sebeple UNESCO “Dünya Kültür Mirası Listesi”ne alınmış.
Yazımın bundan sonrasında tüm gezgin arkadaşlarım için ören yerinde gezim esnasında dikkatimi çeken hususlara yönelik çok detaylı bilgiler vereceğim.
Troya Ören Yeri Gezisi
Kavramlar
Olayların doğru takibi için kavramlar da önemli. Bu kapsamda bazı kavramları yazıyı daha anlaşılır hale getirmek için tanımlamaya çalıştım.
-Antik Dönem
MÖ 3000-MS 500 arasında Taş Devri, Bronz Devri ve Demir Devri olarak devam eden Yunan ve Roma uygarlıklarının geliştiği ve yayılım gösterdiği ilk çağ.
-Karanlık Dönem
Dor istilaları sonucu Miken Uygarlığının yıkıldığı MÖ 11. yüzyıldan ilk Yunan şehir devletlerinin görülmeye başlandığı ve Homeros tarafından Yunan dilinde ilk yazılı eserlerin verildiği MÖ 9. ve 8. yüzyıllar arasındaki dönem.
-Arkaik Dönem
MÖ 8. yüzyılda Yunan Karanlık Çağı’nı takiben MÖ 480’de Perslerin Atina’yı yağmaladığı 2. Pers saldırısına kadar olan bir dönem
-Hellenistik Dönem
Helenistik Dönem, Büyük İskender’in istilalarıyla başlayan, Antik Dünya’da Grek etkisinin doruğa ulaştığı dönem. MÖ 323 yılından MÖ 43/31 yılına kadar süren bu dönemde Yunan kültürü İskender’in fetihleriyle Yakın Doğu’ya ve Hindistan’a kadar yayılmış.
-Roma Dönem
Helenistik Dönemden MS 500 yılına kadar süren Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkıldığı ve İlk ya da Antik Çağın bittiği dönem.
Troas ve Troya Neresidir?
Günümüzde Çanakkale il kara sınırlarına denk gelen Biga Yarımadası’nın eski çağlardaki ismi Troas’mış. Batı ve güneyinde Ege Denizi, kuzeyinde Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı, doğusunda ise Mysia yer almaktaymış. Gönen Çayı’ndan, Kaz Dağları’na kadar olan kısım da bölgenin içinde kabul edilmiş. Bu yarımada o dönemde Gelibolu, Midilli, Bozcaada ve Gökçeada’ya komşu kabul ediliyormuş.
Troas coğrafyasıyla ilgili ilk betimlemeleri MÖ 8. yüzyılda yaşamış ünlü ozan Homeros’un İlyada adlı eserinde bulunmakta. Onu, MÖ 5. yüzyılda Troas’ın kentlerini ve geçmişini kayda geçen tarihçi Herodot takip ediyor.
İlk Tunç Çağı MÖ 3000 civarı Karamenderes ve Dümrek Akarsularının Ege Denizi’ne döküldüğü koyun yükseklerine, köy benzeri yapısına rağmen savunma duvarlarıyla çevrilmiş küçük bir yerleşim kurulmuş. Bu yerleşime Troya adı verilmiş.
Bugün Troas’ta koruma altına alınmış 2 park (Troya Tarihi Milli Parkı ve Kazdağı Milli Parkı) bulunuyor.
Efsaneye göre Boiotia Kralının kızı Helle, kanatlı bir koçun sırtında Yunanistan’dan Karadeniz’e uçarken Çanakkale Boğazı’nda denize düşmüş. Denize düştüğü yere Helle’nin denizi anlamına gelen “Hellespont” denmiş.
Bugün Troya, Eski Çağ’da Dardanel ya da Hellespont olarak isimlendirilen Çanakkale Boğazı’nın yakınlarında yer alıyor.
O dönemde Troya’ya güney ana kapısından girenleri, insan yüzlü, başında miğferi olan ve elinde mızrak benzeri bir silah tutan stel (dikmetaş) bu stel karşılıyormuş.
Troya Ören Yeri’ne Nasıl Gidilir?
Troya Ören Yeri, Çanakkale İli, Merkez İlçesi’ne bağlı Tevfikiye Köyü sınırları içinde yer alıyor. Burası arabayla Çanakkale’ye yarım saat (30 km), İstanbul’a 4,5 saat (349 km), İzmir’e 4 saat (295 km) uzaklıkta. Otopark sorunu yok. Ören yerinin girişinde çok büyük bir ücretsiz araba otoparkı bulunuyor. Bilginize…
Aracınız yoksa Çanakkale-İzmir yolu üzerinde Gökçalı Köyü mevkinde minibüslerden inip yaklaşık 4 km süren Tevfikiye yolunu yürümek zorundasınız.
Troya Ören Yeri Ziyaret Saatleri ve Giriş Ücreti
Ören yeri her gün 08:30-17:30 (yazın 20:00) saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz. Giriş ücreti 27€. Gişelerde 100 TL (2025) karşılığında müzekart satılıyor. Tel: 0286 217 67 40
Troya Ören Yeri Tarihi
1863 yılında Frank Calvert’le başlayan, 1871’de Heinrich Schliemann’la devam eden, 1893 yılında Wilhelm Dörpfeld’le detaylandırılan, 1932 yılında Carl W. Blegen ile arkeolojik bir disipline dönüşen, 1988 yılında Manfred Korfmann ile yeniden arkeoloji gündemine oturan ve bir Anadolu kenti olarak kabul gören Troya söz konusu kişilerin yaptığı yayınlarla Ege Bölgesi Arkeolojisi’nin en önemli referans noktası olmuş. Aynı zamanda Troya kazıları, modern arkeolojinin de doğup geliştiği yer özelliğini kazanmış.
-Frank Calvert (1828-1908)
1830’ların ortasında Çanakkale’ye yerleşmiş Malta kökenli İngiliz bir ailenin oğlu olan Frank Calvert, ABD’nin ve İngiltere’nin Çanakkale Konsolosluğu’nu yürütmüş. Tarih ve arkeolojiye merakı sebebiyle Thymbria’daki (eski Akçaköy) çiftlik evinde bir koleksiyon oluşturmuş.
Hisarlık Tepesi’nde 1863-65 yıllarında yaptığı kazılarda Hisarlık Tepe’nin Troya olduğunu ilk kez arkeolojik buluntularla öne sürmüş. 1868 yılında Troya’yı, o dönemde genel kabul gören görüşe göre Pınarbaşı Köyü’nün üstündeki Ballıdağ’da bulmak umuduyla ilk kez Troas Bölgesi’ne gelen Heinrich Schliemann’a Hisarlık Tepe’yi/Troya’yı göstermiş ve başlayan inişli çıkışlı ilişkileri Schliemann’ın 1890’daki ölümüne kadar devam etmiş.
Calvert ve Calvert ailesinin fertleri günümüzde İngiliz Mezarlığı olarak isimlendirilen mezarlığa gömülmüşler. Boğaz’daki konsolosluk binası olarak hizmet veren aile evi 1952 yılında yıkılarak bugünkü Halk Bahçesi’ne dönüştürülmüş.
-Heinrich Schliemann (1822-1890)
1868 yılında Çanakkale’de Frank Calvert ile tanışan Schliemann, Hisarlık Tepesi’nin Troya olabileceğine inanmış ve 1870-1890 yıllarında Troya’da bir dizi kazı yürütmüş.
Schliemann, Maarif Nazırı Safvet Paşa’dan izin almaksızın Hisarlık’taki ilk kazısına 9 Nisan 1870 tarihinde yaptığı kaçak kazılar ile başlamış.
Schliemann ilk iş olarak kazı yaptığı arazileri 5.000 kuruşa satın alarak, eski eserler nizamnâmesi’nin 3. maddesindeki “Kişinin kendi arazisinde ortaya çıkan eski eserler kendisine bırakılacaktır” hükmünü de lehine kullanmak istemiş. Kanun’un bu maddesine göre araziyi satın almış ve izinli kazılara başlarsa Troya’dan çıkan tüm eserler doğrudan onun olacakmış. Planı üzerine Maarif Nazır-ı Safvet Paşa’dan izin istemiş. Fakat işler beklediği gibi gitmemiş.
Safvet Paşa, öngörülü bir yaklaşımla Hisarlık arazisinin müze için sahiplerinden satın alınmasını sağlamış. Safvet Paşa yıllar sonra, 1876 yılında Babıâli’ye gönderilen tezkirede bu süreci şu şekilde anlatmış:
“Amerika Devleti tebaasından Doktor Schliemann, Kale-i Sultâniye civarında bulunan Hisarlık isimli arazide, meşhur Troya harabelerini keşfetmek arzusunda bulunduğunu ve bu harabelerin bulunduğu 30-40 dönüm yeri de sahibinden 5000 kuruş bedel ile satın alacağını ifade etmişti. Bunun üzerine, Schliemann’a haber verilmeden derhal tarafımdan Cezâyir-I Bahr-i Sefîd Vilâyetine telgraf çekilerek adı geçen arazinin Müze-i Humâyûn adına hızlı bir şekilde satın alınması kararını bildirdim ve sahibi buldurularak arazi 3000 kuruş bedel ile satın alındı.”
Bu olay Schliemann’ı çok sinirlendirmiş. Haberi aldıktan sonra dönemin Müze Müdürü Goold’un yanına giden Schliemann Maarif Nâzırı Safvet Paşa hakkında çok ağır ifadeler kullanmış.
1869 yılında ilk eski eser nizamnamesini hazırlatan, yine aynı yıl Müze-i Hümayun’un (İstanbul Arkeoloji Müzesi) açılışına öncülük eden Safvet Paşa Troya’da (Hisarlık) yaptığı ilk kamulaştırma ile hem Troya arazisinin hem de kazıdan çıkan eserlerin hukuksal olarak Osmanlı Devleti’ne ait olmasını sağlamış.
Heinrich Schliemann, Osmanlı Devleti’nin verdiği resmi izinle 1871 yılından itibaren Hisarlık’ta kazılara başlamış. Kendisine verilen kazı izni, buluntuların yarı yarıya paylaşımını şart koşmuş.
Schliemann, 31 Mayıs 1873 tarihinde yanlış tarihlendirdiği ve “Priamos Hazinesi” olarak isimlendirdiği toplam 8833 parçadan oluşan “A Hazinesini” bulmuş ve kazı izninin şartlarına rağmen bu eserlerin büyük kısmını 1873 yılının nisan ve mayıs aylarında Kumkale, Karanlık Liman’dan Yunanistan’a kaçırmış.
Schliemann’ın, hazineyi 5 Ağustos 1873 tarihinde bir Alman gazetesinde yayınlamasının ardından, Osmanlı Devleti, Atina’da bir hukuk süreci başlatmış. Mahkeme, Osmanlı Devleti’nden izinsiz yurt dışına eser kaçırdığı için Schliemann’ın tazminat ödemesine hükmetmiş. Schliemann, dönemin yasalarını çiğneyerek, bulduğu eserleri Osmanlı Devleti’nden izinsiz yurt dışına kaçırdığı için kazıya bir süre devam edememiş.
Schliemann, ödediği tazminat sonrası, her türlü yolu deneyerek yeniden kazı izni aldıktan sonra, ölümü 1890 yılına kadar aralıklarla kazı yapmış.
Schliemann, kazılarında, Troya’daki farklı katmanları ayırabilmiş, zengin bir çeşitlilik gosteren çanak çömlek buluntularını gruplandırabilmiş.
Schliemann, Yunanistan’a kaçırdığı Troya hazinelerini 1884 yılında Berlin Müzesi’ne bağışlamış. 2. Dünya Savaşı’na kadar Berlin Müzesi’nde sergilenen Troya Hazineleri savaş sonrasında kaybolmuş.
1993 yılında hazinelerin savaş ganimeti olarak Rusya’ya götürüldüğü açıklanmış. Maalesef 1995’ten beri Troya hazinelerinin büyük bir bölümü Rusya’da Puşkin ve Hermitage Müzelerinde sergileniyor.
Bir diğer grup Troya altını ise 1966 yılında Pensilvanya Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi tarafından satın alınmış, ancak Troya kökenli oldukları 2000’li yıllarda eserler üzerinde yapılan analizlerle anlaşılmış. Bu eserler 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri sayesinde Troya’ya geri döndürülmüş.
-Wilhelm Dörpfeld (1853-1940)
Mimar Wilhelm Dörpfeld, Heinrich Schliemann’la 1882 yılında Troya’da çalışmaya başlamış. Dörpfeld Troya’nın 9 katmanını tespit etmiş ve ilk tabakalamayı yapmış. Schliemann’ın ölümünden sonra Dörpfeld 1893 ve 1894 yıllarında Sofia Schliemann ve Alman İmparatorluğu’nun mali desteğiyle kazı başkanlığını üstlenerek Troya VI Dönemi’nin görkemli savunma duvarlarını ortaya çıkarmış ve Troya Savaşı’nın bu katmanda yaşandığına kanaat getirerek Troya Vl’ya “Homeros Troyası” adını vermis.
-Carl W. Blegen (1887-1971)
Hisarlık’ta kazılar, 1932 yılında, son resmi kazılardan yaklaşık 40 yıl sonra Cincinnati Universitesi’nden Arkeolog Carl W. Blegen’in başkanlığında başlamış, Biegen Troya kazılarıyla beraber Troya’nın yakın çevresinde de araştırmalar yapmış. Arkeolojide çalışma yöntemi ve teknikleri, Schliemann ve Dörpfeld dönemlerine göre çok daha gelişmiş, Blegen yeni kazı teknikleri ve o çok disiplinli kazı ekibiyle dönemin en modern kazı çalışmasını gerçekleştirmiş. Bu çalışmalarda toplam 9 kent ve 47 yapı evresi tespit etmiş. Arkeolojik kazıların film olarak belgelenmesi ilk kez bu çalışmalarda gerçekleşmiş.
Mustafa Kemal Atatürk konu ile ilgili bizzat ilgi göstermiş. Müze de 1933 ve 1937 tarihli bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından Carl Blegen için ilk arkeolojik kazı izin yazıları da bulunuyor.
-Manfred Osman Korfmann (1942-2005)
Tübingen Üniversitesi’den Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann, 1981-82 yıllarında Beşik Koyu ve Beşik Yassıtepe’de araştırmalar yaptıktan sonra 1988 yılında, 50 yıl aradan sonra, Troya kazılarını başlatmış.
Korfmann kazılarının amacı Troya’yı yeni bir bilgi sistemiyle bölgede yaşayanlara ve ziyaretçilere daha iyi anlatmak ve Troya’da bir aşağı kent olup olmadığını anlamakmış.
Yapılan çalışmalarla Troya’nın Tunç Çağı’nda surlu aşağı kentiyle bir Anadolu kenti olduğu ispatlanmış. Troya’nın içinde olduğu bölgenin 1996 yılında milli park ilan edilmesi ve 1998 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmesi konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı, Korfmann ve ekibi, yerel ve merkezi yönetimler kadar Çanakkale’de sivil toplumun da büyük katkısı olmuş. Korfmann’ın 2005 yılında vefatından sonra Troya kazılarını Tübingen Üniversitesi, 2012 yılına kadar devam ettirmiş.
2014 yılından itibaren ise kazı çalışmaları Prof. Dr. Rüstem Aslan başkanlığında devam ediyor.
Troya Ören Yerinin Tarihi
Troya Müzesi ilk olarak 1955 yılında Troya Ören Yeri’nde açılmış.
Troya’ya modern bir müze yapma fikri, Türkiye’de ilk milli parkların kurulduğu 1960’lı yıllara uzanıyor. Bu dönem ve sonrası gerek Kültür ve Turizm Bakanlığı gerekse arkeologlar Troya eserlerini sergileyecek bir müze düşüncesine sıcak bakmışlar.
Troya ve yakın çevresinin koruma altına alınmasına yönelik ilk Troya Tarihi Milli Park Projesi 1970’lerde hazırlanmış.
1988 yılında Manfred Osman Korfmann başkanlığında yeniden başlayan kazılar Troya’nın Ege ve Anadolu arkeolojisindeki öneminin kanıtı kabul edilmiş ve Troya ve yakın çevresi 1996 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Milli Park ilan edilmiş. Bunu 1998 yılındaki UNESCO Dünya Miras Alanı unvanı takip etmiş. Böylece Troya’nın bir evrensel değer olduğu resmen kabul edilmiş.
Bundan sonraki aşama yurt dışında 45’ten fazla koleksiyona dağılmış Troya eserlerinin çıktığı topraklarda korunması ve sergilenmesi fikrinin hayata geçirilmesi olmuş. Bu da Troya’ya yapılacak bir müze konusunu doğal olarak yeniden gündeme getirmiş.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu doğrultuda 2011 yılında serbest katılımlı bir Ulusal Mimari Proje Yarışması düzenlemiş. Yarışmaya katılanlar arasından birinci seçilen projenin inşasına 2013 yılında başlanmış ve Troya Ören Yeri’nin UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmesinin 20. Yılı olan 2018 yılında kapılarını ziyaretçilerine açmış.
Troya’nın Katmanları
Troya’nın bulunduğu Hisarlık Höyüğü, elverişli coğrafi konumu sebebiyle 3500 yıl boyunca sürekli yerleşim görmüş. Binalar ve sur duvarları taş ve kerpiçle yapılmış. Yeni binaların yapımı sırasında eskiler yenilerin temellerini oluşturmuş, böylece yerleşimler iç içe inşa edilmiş.
Troya, 10 katmandan oluşan bir şehir. 1. katman MÖ 2920-2550 yılları arasındaki döneme ait. Hisarlık Tepesi’nde, ilk Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na kadar (Troya I-VII) 7 yerleşme katı ve 50’den fazla yapı evresi bulunmuş.
Bunların üzerinde Antik Yunan (Troya VIII) ve Roma Kenti (Troya IX) İlion’un kalıntıları, en üstte ise Doğu Roma Dönemi (Bizans) yerleşmesi (Troya X) yer alıyor. Böylece tepenin kültür dolgusu 20 m olmuş.
Şimdi şöyle bir soru akla gelebilir. Troya’da Neden üst üste bir çok katman var?
Hisarlık höyüğü bazı koşulların bir araya gelmesiyle oluşmuştur.
-Coğrafi olarak çok elverişli konumu nedeniyle 3000 yıl boyunca sürekli yerleşim görmüş
-Yerleşmelerdeki ev duvarlarının yapımı sırasında büyük oranda güneşte kurutulmuş kerpiç kullanılmış.
Doğu bölgelerinde yaygın olan bu yapı malzemesi, Avrupa’da ise pek bilinmeżmiş. Yeni binaların yapımı sırasında eski evlere ait yıkık kerpiçler bir işe yaramaz, önceki yapıların kalıntıları teraslanırmış. Böylece yerleşme gittikçe büyük bir höyüğe (yapay tepe) dönüşürmüş. Arkeologlar da bugün bu nedenle bu tür höyüklerdeki buluntu ve yapıları yeni (üst yapı katları) ve eski (alt yapı katları) olarak birbirlerinden ayırabilmekte. Bu sayede yerleşmeye ait pek çok katman ve bunlarla ilişkili buluntular genel kronolojik gruplara ayrılabilmekte. Birçok yerleşim katmanı ve ilişkili buluntular geniş kronolojik dönemler halinde gruplandırılabiliyor.
Truva’nın Değişen Coğrafyası
Troya I yerleşmesinin kurulduğu dönemde coğrafya bugünküne benzemiyormuş. Troya’nın ilk dönemlerinde kıyı, Troya’nın hemen batısından geçiyor ve kuzey yamaçlarını dalgalarla dövüyormuş.
Karamenderes ve Dümrek Nehirleri’nin sürüklediği alüvyonlar, zamanla Troya’nın önündeki koyu doldurmuş. Bu coğrafi değişiklikler Troya’ya yerleşenlerin yaşam kültürlerini de etkilemiş.
Pitos Bahçesi
Bahçede pitoslar, su künkleri, öğütme taşları ve el değirmenleri sergileniyor.
-Pitoslar
Pitos olarak bilinen (uzun boyunlu, kimi zaman konik dipli) depolama kapları, Akdenizdeki biçimlendirilmiş en eski çanak çömleği temsil ediyormuş. Bu kaplar sadece zeytinyağı, şarap ve tahılın soğuk ve güvenli bir şekilde depolanmasını sağlamıyor, aynı zamanda sevkiyatlarda gemilerde taşıma kapları olarak da kullanılıyormuş. Genellikle insan boyunda ve kalın çeperli bu kaplar, çoğunlukla kiler ve depolarda tabana gömülü şekilde bulunurlarmış.
Bu arada bahçeyi gezerken her taraftan çıkan sincapların bize eşlik ettiğini de belirtmeliyim.
-Su Künkleri
Romalı yazar ve mimar Vitruvius, döneminin yapı sanatının tüm detaylarına değindiği “De Architectura” isimli VII. Kitap’ın VI. bölümünde 3 farklı su sistemi üzerinde duruyor: Taştan yapılmış kanallar, kurşun ve kil borular.
3. sıradaki kil boruları taştan daha kolay, daha ekonomik; ama aynı zamanda kurşundan daha sağlıklı olmaları nedeniyle öneriyor.
Troya’da bulunan, iç içe geçmiş kilden yapılma sağlam su künkleri Vitruvius’un önerilerine uymakta, aynı zamanda da Roma dönemi coğrafyasının diğer bölgelerindeki diğer su künkleriyle benzerlik taşımakta. Künklerin bağlantı yerleri kireç ve yağ karışımı ile sağlamlaştırılmış. Dönüşler ve farklı yönlere yönlendirmeler ise taştan yapılma birimlerle sağlanmış.
-Öğütme Taşları ve El Değirmenleri
Tahıl, en eski zamanlardan beri insanların besin listesine dahil. Yerleşik düzene geçmeden önce tohumlar ve yabani otlar rastgele toplanırken, ilk tahıl türleri yaklaşık 10 bin yıl önce, yerleşik neolitik devrin başlamasıyla tarımda ve buna bağlı olarak da temel gıda ürünleri içerisinde oldukça büyük önem kazanmışlar. Hasadı yapılan tahıl tanelerinin, insanlar için kullanılabilir hale gelebilmesi için kabuklarının soyulması ve öğütülmesi gerekmekteymiş. Bu iş, harmanlama tahtası, dibek ve uzun süre taşın, basit el değirmenlerinin (sonuncusu günümüze kadar kullanılmaktadır) çevrilmesiyle gerçekleştirilmiş. Depolama ve koruma sorunları yüzünden tahıl, daima kullanılmadan kısa bir süre önce, gereken miktar kadar öğütüldüğünden, bu işi her aile kendi başına yapıyormuş.
Bu iş için kullanılan değirmen yüzyıllar boyunca hiç değişmeden aynı kalmış: Bir avuç dolusu tahıl, büyük, yassı veya içe doğru oyuk taşın üzerine (genelde oval ya da silindirik biçimde) serpilir, daha
sonra ise, dışa doğru eğimli dönen ezgi taşı, kuvvetle bastırma ve çevirme hareketiyle döndürülerek öğütülürmüş. Öğütme işleminin iyi olabilmesi için taşın mümkün olduğu kadar kaba yüzeyli olması gerekiyormuş. Una çok fazla taş kırığı veya kum karışmaması için ise, sert ve dayanıklı olması önemliymiş. Bu nedenle tercih edilen taş türleri, genellikle granit ve bazalt olmuş. Bu el değirmenleri, MÖ 1000 yıllarında Mezopotamya’da döner değirmenler icat edilene kadar kullanılmış.
Kuzeydoğu Bastiyonu Troya VI
Kuzeydoğu kulesi, güçlü savunma sistemi olan Troya VI kalesinin en görkemli bastiyonu. Troya VI döneminde açılan ve Troya VII döneminde onarılan 10 m derinliğindeki bir sarnıcı çevreliyor.
Dışarıdan bir girişi olan kule 9 m yüksekliğinde bir taş alt yapıya sahip. En üstünde ise ne şekilde olduğu tam olarak bilinmeyen kerpiç bir üst yapı varmış.
Troya VIII-IX döneminde kulenin üstüne, Athena Tapınağı’nın çevre duvarı inşa edilmiş. Troya VIII döneminde dar bir merdiven kulenin kuzey yüzünden ilerleyerek daha aşağıda olan başka bir kuyuya gidiyor. Doğuda ise kule, aşağı kent savunma duvarıyla birleşiyor.
Bastiyonun iç kısımında Troya’nın su ihtiyacını karşılayan bir sarnıç yapılmış. Troya’da kazılar yapan Mimar Wilhelm Dörpfeld (1893-1894) ve Arkeolog Carl W. Blegen (1932-1938), surların farklı dönemlere ait bölümlerini ortaya çıkarmışlar, surların Tunç Çağı boyunca genişletilip tamir edildiğini, ihtiyaca göre yeni kapılar ve kuleler eklendiğini görmüşler.
Bastiyondan bakıldığında MÖ 3000-2500 yıllarında deniz olan kuzey bölgesinin bugün verimli tarım arazilerine dönüştüğü görülüyor.
Büyük Tiyatro (Troya VIII – IX)
Kuzeydoğu kulesinin arkasında ve doğu yönündeki doğal çöküntü, Grek ve Roma dönemi İlion kenti (Troya VIII-IX) büyük tiyatrosunun yerini göstermekte. 10 000 kişi kapasitesi olan tiyatro, çok sayıdaki heykel süslemeleriyle dikkat çekiyormuş. MÖ 4. yüzyılın sonlarında yapılan tiyatro, olasılıkla Romalı komutan Fimbria tarafından MÖ 85 yılında tahrip edilmiş ve Flavian döneminde (MS 69-96) onarılmış. Tiyatronun sadece bir bölümü kazılmış.
Doğu Duvarı Troya VI
MÖ 2. ve 3. yüzyılda inşa edilen Troya Grek-Roma Çağı tapınak alanının dış çevre duvarı kalıntıları üzerinde durduğunuzda tam önünüzde Troya/İlios’a ait surları (Troya VIII) görürsünüz.
Bulunduğunuz yerden doğu kulesini, doğu surunu (girişiyle birlikte), hemen arkasında Troya VI geç dönemine ait “saraylar”ı (yaklaşık MÖ 1700-1250) ve savunma duvarı üzerindeki Troya VII ev kalıntılarını görmek mümkün.
Troya VI büyük bir olasılıkla MÖ 1250 yılında bir depremle yıkılmış. Troya Vlla (yaklaşık MÖ 1180) ve VIlb ise bir yangın felaketiyle sona ermiş.
Arkanızda ise Grek-Roma Çağı İlionu’nun aşağı kenti uzanıyor. Kuzeyde Çanakkale Boğazı görülmekte, Kara Menderes (antik çağda Skamander) Ovası ise batıya doğru uzanmakta.
Tamamı 550 metre olan Troya VI surunun sadece 330 metrelik bölümü günümüze ulaşmış. Önünüzdeki Troya VI surunun yapı tekniğindeki özeni ve kireç taşı bloklarının ne denli temiz çalışılmış olduğunu görebiliyorsunuz. Duvar dikey girintilerle testere dişi biçiminde örülmüş.
Surun içe doğru eğimli alt bölümünün yüksekliği 6 m, genişliği ise 4.5-5 m civarında. Günümüze ulaşmamış üst yapısı ise 3-4 m yüksekliğindeymiş. Üst üste binmiş 2 duvarın olduğu yerde kale girişi bulunmaktaymış. Hellenistik Çağ’da girişin doğu duvarı kesilmiş, bunun hemen üstündeki tapınak alanının destek ve temel duvarları inşa edilmiş.
Açık havalarda güneydoğudaki Kaz Dağları’nın (İda Dağları) zirvelerini, güneybatıdaki mezar tepesini (Üvecik Tepe) ve Ege Denizi kıyısında bir çukura benzeyen Beşik Koyu ile arka plandaki Bozcaada’yı (Tenedos) görebilirsiniz.
Athena Tapınağı (Troya VIII-IX)
Grek ve Roma dönemi İlion kenti Athena Tapınağı’nın ön avlusundan aşağıya doğru baktığınızda höyüğün merkezindeki alt katmanlara ait geniş bir alanı görebilirsiniz.
Buralar Schliemann ve Dorpfeld tarafindan kazılmış. O alanlardaki mimari parçalar aslen Athena Tapınağı’na aitmiş. 36 m 16 m ölçulerindeki plana sahip tapınak, tavan kaplamalarını destekleyen Dor düzenindeki sütunlar ile çevriliymiş.
Tapınak, büyük olasılıkla MÖ 240-150 arasındaki dönemde neredeyse yüzyıl yapım aşamasındaymış. İmparator Augustus’un (MÖ 31-MS 14) emriyle Roma döneminde onarılmış.
Tapınak, Grek ve Roma döneminde her yıl tanrıça Athena onuruna düzenlenen şenliklerin merkezi haline dönüşmüş. Söz konusu şenliklerde kurbanlar kesilip spor yarışmaları düzenlenirmiş.
Troya II Kalesi ve Megaronlar
Heinrich Schliemann (1871-1890) ilk Tunç Çağı kale merkezinin büyük bir bölümünü kazarak
ortadan kaldırmış. Aynı zamanda kendinden sonraki kazılar için de çok sayıda toprak
tepecikler bırakmış. Bunlardan 2 tanesi Carl Blegen (1932-1938) tarafında kazılmış.
Manfred Korfmann (1988-2005) tarafından kazılan diğer bir tepeceğin üzerinden kuzeye doğru baktığınızda, bir giriş ile büyük bir ana mekâna yönlendirilen Troya Il megaronlarına ait farklı katmanları görebiliyorsunuz.
Troya I (yaklaşık MÖ 2920-2500 ya da biraz sonrası) dönemi büyük bir felaket ile yıkılmış olsa da, yerleşmeler arasında bir boşluk ya da kültürel bir değişiklik söz konusu değil. Tam tersine Troya I kültürü devam ederek Troya II (yaklaşık MÖ 2500-2250) kurulmuş.
2. kent 9000 m2’den daha fazla olmayan bir alanda özenle planlanmış ve güçlü bir şekilde inşa edilmiş. Kalesi, taş temel ve kerpiç üst yapısı olan yaklaşık 300 m uzunluğundaki bir savunma duvarıyla çevrilmiş. Bu döneme ait, savunması olan bir aşağı kent ise Korfmann kazıları (1988-2005) sırasında açığa çıkartılmış.
Günümüzde görülebilen kalıntıların çoğu Troya II dönemine aittir. Bunlar megaron olarak
adlandırılan, ön cephelerinden girilen birbirine bitişik uzun evler.
Kale Duvarı Troya II/III
Troya’yı dışarıdan gelecek tehditlere karşı savunmak için sağlam surlar inşa edilmiş. Troya I surlarının alt kısmı yontulmamış büyük taşlardan yukarıya doğru bir eğimle örülmüş.
Taş duvarın üst kısmında ise kerpiçten örülmüş bir korkuluk duvarı yükseliyor. Hava koşullarından korumak için bu bölümün kum, toprak, saman içeren balçıkla sık sık sıvandığı düşünülüyor.
Troya Il döneminde kent surlarının dışında ahşap duvarla çevrili bir yerleşim daha olduğuna dair izler bulunmuş. Arkeologlar dışarıdaki bu yerleşimi aşağı kent, taş surların içindekini de yukarı kent (kale) olarak adlandırmışlar. Bu dönemden itibaren yerleşim sistemi kale ve aşağı kent şeklinde devam etmiş.
Schliemann’ın Troya’ya Yanık Kent demesine (ya II ve Ill’ün (yaklaşık MÖ 2550- 2200) ulaştığı dış kale duvarları sebep olmuş.
İlk defa Heinrich Schliemann (1871-1873) tarafından kazılmış olan kerpiç duvarın ön cephesi, orijinal yerinde duvarı korumak amacıyla, 2000 yılında yeni üretilen ve bir kısmı güneşte kurutulan, diğer bir kısmı yanmış görüntüsü elde etmek için fırınlanan kerpiçlerle yeniden örülerek restore edilmiş.
Arkeologlar kerpiç duvardaki renk izlerinden ve kalıntılardan, Troya II Dönemi’nde yangınlara işaret eden tahribat tabakaları yaşandığını tespit etmişler. Yanan kerpiç sertleşerek kırmızıya dönmüş.
Görmüş olduğunuz el yapımı ve pişirilmiş kerpiçlerden yapılma rekonstrüksiyon; orjinalinde şiddetli bir yangınla tahrip olarak 4 m yüksekliğinde günümüze kadar ulaşmış kerpiç dokuyu korumayı
amaçlamakta. Alevlerin neden olduğu ısıyla duvarın yanmış üst ve dış yüzeyi rekonstrüksiyonda kırmızı olarak gösterilmiş.
Kale duvarının hemen arkasında ve duvara paralel bir şekilde megaron olarak bilinen yapının kalıntıları yer alıyor. 1998/99 yılında kazısı yapılan taş temel üzerindeki kerpiç duvar 1,5 metreden daha fazla yükseklikte korunagelmiş.
2003 yazında yapılan koruma çatısı, megaron ve korunagelmiş savunma duvarının orijinal kerpiç yapısına zarar vermeden ziyaretçilere göstermeyi amaçlamakta. Koruma çatısı sadece höyüğün kazılardan önceki oval biçimini değil, ama aynı zamanda Schliemann’ın 1871 yılında geldiğindeki yüksekliği de göstermekte.
Çatının yelkeni andıran biçimi ise buraya zenginliği getiren, sürekli esen kuzeydoğu rüzgarını akıllara getirmekte. Eski dönemlerde gemiler kendilerini boğazlardan Karadeniz’e doğru götürecek güneydoğu rüzgarlarını Beşik Koyu’nda beklemek zorundaymış.
Savunma Duvarı Troya I
Burada Troya I erken ve orta dönemine ait savunma duvarının bir bölümü ile bu dönemdeki güney girişinin arkasındaki kule biçimindeki çıkıntıyı görebilirsiniz.
Uzun giriş sedece 2 m genişliğindeymiş. Troya I yaklaşık MÖ 2920’de doğrudan ana kayanın üzerine yapılmış. 4 m kalınlığındaki arkeolojik dolgu uzun bir yerleşim sürecine işaret ediyor. Hafifçe içe doğru eğimli savunma duvarları, yaklaşık 90 m çapındaki bir yerleşmeyi gösteriyor.
Kulenin önünde, üzerinde üst kısmı olasılıkla elinde silah tutan bir insan kabartması’olan en az 1 adet dikili taş (stel) bulunuyormuş. Benzeri dikili taş geleneğinin Troya’da yüzyıllarca devam ettiği görülmekte: Bin yıldan daha fazla bir zaman sonrasında benzeri dikili taşlar Troya VI Güney Kapısı’nın önünde görülmüş.
Saray Kapısı Troya II
Troya höyüğündeki tüm katmanlar göz önüne alındığında, Troya Il dönemi tabakaları yaklaşık 3 m kalınlığında olduğu öngörülüyor. Kazılarda, her biri savunma sistemi değişikliklerle ya da kalenin içindeki yapılarla tanımlanan 8 evre tespit edilmiş. Bunların arasında en önemlisi Schliemann’ın diğer buluntularla birlikte ünlü ‘Priamos Hazinesi”ni de bulduğu “yanık kente” ait Troya llc ve llg evreleri.
Burada görülen mimari kalıntıların büyük çoğunluğu Troya Ilc evresine ait. Bunlar megaron olarak tanımlanan ve ön cephesinden girilen birbirine bitişik üç uzun evi kapsamakta. Aralarında en büyüğü yaklaşık 30 m-14 m ölçülerindeki IIA megaronu. Hemen önünüzde yapının orijinal bir bölümünü koruma amaçlı olarak toprakla kapatılmış halde görebilirsiniz. Yapının başlangıçtaki biçimi ve yapı tarzı genel olarak gösteriliyor.
Troya II kalesini bir bütün olarak, yüksek prestiji bir özelliğe sahip bir kral ya da bir prenslik merkezi olarak
tanımlayabiliriz. Ayrıca büyük olasılıkla kültsel bir işlevi de varmış. Kale yerleşmesine ait bir aşağı kent ise Korfmann dönemi kazıları (1988-2005) sırasında açığa çıkartılmış. Troya Il kalesinde büyük bir olasılıkla, her iki anlamda da aristokratik özelliklere sahip bir “üst tabaka”nın olduğunu gösteren evler bulunmaktaymış.
Kale yerleşmesine ait bir aşağı kent ise Korfmann dönemi kazıları (1988-2005) sırasında açığa çıkartılmış. Aşağı kentte ise (Troya l’in sonu) daha sıradan insanlar yaşıyormuş.
Buluntular kalenin özel bir öneme sahip olduğunu göstermekte. Hazineler olarak tanımlanan buluntular hem bu dönemdeki büyük zenginliğin hem de şaşırtıcı işçilik kalitesinin kanıtıymış.
Troya, antik dönem dünyasında kalayın tunç üretiminde kullanıldığı en eski yerleşmelerden biri. Burada Ege bölgesinde ilk kez çanak çömlek üretiminde hızlı çömlekçi çarkı kullanılmış.
Değeli madenlerden kalay ya da yarı değerli taşlardan çok uzaklardan Troya’ya getirilmiş.
Schliemann Yarması
Schliemann, ilk 3 kazı mevsiminde, höyüğün ortasından geçen, 40 m genişliğinde ve 17 m derinliğindeki kuzey-güney yarmasını açmış. Deneme kazısı“ olan bu çalışmalarla ana kayaya kadar inilmiş. Schliemann bu yöntemle „Priamos Kalesi“ ni bulacağını umuyormuş. Ancak bu çalışmalar sırasında, üst tabakalardaki önemli yapı kalıntıları, kısmen ya da kille sıvanmış ağaç ve dallardan tamamen tahrip edilmiş.
Yarmanın tabanında, gördüğünüz Troia I’in erken evrelerine ait (yakalaşık MÖ. 2920) duvar kalıntıları bulunmuş.
İlk kez 30’u yıllardaki Amerikan kazılarında ve 1988’den beri sürdürülen kazı çalışmalarıyla, Troia I dönemi ayrıntılı biçimde araştırılmış. Durduğunuz yerin hemen aşağısında, arkası taş dolgu olan, Troia I erken dönemi suru olarak kabul edilen eğimli duvar kalıntısını görüyorsunuz. Daha arkadaki birbirine
paralel taş duvarlar ise, İlk Tunç Çağı’ına (yaklaşık MÖ. 2920) ait yan yana inşa edilmiş büyük yapıların temelleri. Bu evlerin bazılarında ön oda var.
Rampa Troya II
Troia II, Troia I kalıntılarının üzerine yapılmış olup, 8 yapı evresine sahip. Savunma duvarı, zaman içinde, kaleyi büyütmek için genişletilmiş. Eski kalıntıların üstündeki yeni yapıları ve kısmen kapatılmış duvarları
görmek mümkün.
Uzunluğu yaklaşık 330 m ve genişliği 4 m olan surun, kireç taşından bir temeli ve kerpiçten yapılmış bir üst bölümü varmış. Bu sur yaklaşık 8800 metrekarelik bir alanı çevreliyormuş. Buradan görülebilen girişe (FM Girişi), taş levhalarla döşeli, kenarları kerpiç duvarlarla örülü, etkileyici bir rampadan çıkılmaktaymış.
Troia II kalesi, ardında 2 m. kalınlığında dolgu bırakan bir yangın felaketiyle sona ermiş. Schliemann, FM kapısının sol tarafında, efsanevi „Priamos Hazinesi“ni bulmuş. Bu buluntu, yangın tabakası ve taş rampa nedeniyle Troia II şehrini, aradığı Homeros’un Troia/İlios’u sanmasına yol açmış. 1200 yıllık bir hata yapan Schliemann, hayatının son yılında, 1890’da bu hatasını anlamış. 20’den fazla „Troia Hazinesi“ günümüzde, 7 şehirdeki 8 yere, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da Moskova ve St. Petersburg’a dağılmış.
Troya Ovası ve Troya Limanı
Troya VI sur duvarlarının üzerinden aşağı doğru baktığınızda, C. Blegen tarafından 1937-1938 yılları
arasından kazılan Troya VI girişini görebilirsiniz.
Orta ve Son Tunç Çağı, M.Ö. 17-13 yüzyıl Troya VI kent planının şaklaşık olarak böyle olduğu değerlendiriliyor. Troya VI Son Tunç Çağı kent girişi büyük bir olasılıkla savunma amacıyla kapatıldığından, bu giriş kullanılmaya devam edilmiş.
Gördüğünüz görüntü Troya kalesi ve aşağı kentinin MÖ. 13. yüzyıl (Troya VI) rekonstrüksiyonu. Homeros’un İlyada’sındaki Bozcaada ve Gökçeada (Tenedos-Imbros) ve Semadirek Adası’nın zirvesinin güney doğudan görünüşü o dönemler bu şekildeymiş.
Troya Ovası’na doğru baktığınızda adanın hemen önündeki koy, İlhan Kayan’ın paleocoğrafi araştırmalarına göre, çok büyük bir olasılıkla Son Tunç Çağı boyunca Troya’nın limanı olarak kullanılmış.
Arkeolojik ve jeomorfolojik araştırma sonuçları ile Homeros’un doğal çevre anlatımları karşılaştırıldığında, büyük oranda benzerlik gösterdikleri tespit edilmiş.
Troya VI Sarayı
Troya VI kalesinin güney ucunda, büyük savunma duvarının üzerinde durursanız solunuzda kuzeye doğru, savunma duvarının iç tarafında yer alan 27 m uzunluğundaki eğimli duvarıyla etkileyici Troya VI sarayını hayal edebilirsiniz.
Duvarlardaki 4 dikey testere dişi çıkıntıları hemen göze çarpmakta. Taşlar özenle kesilmiş. Burada gördüğünüz ve salt biçimsel olmayan ayrıntılar, aynı dönemin diğer Troya mimarisi cephelerinde de görülmekte. Duvarın alt kısmında görüldüğü gibi, hiçbir boşluk ve harç olmadan birbirine
geçen taşlar hatasız bir şekilde kesilmiş.
Homeros da Troya/İlios’un “güzel” duvarlarından bahseder. Saray ve kale duvarı arasında geniş bir yol var. Sarayın içinde, işlevleri kısmen bilinen pek çok oda yer almaktaymış. Depolama kapları (pithoslar) korunageldiği için, buranın depolama mekanları olduğu sonucuna varılmış.
Birkaç tane merdiven, korunagelmiş olmasa da 2. bir katın varlığına işaret etmekteymiş. Troya VI dönemi temellerini hemen arkanızda, batı yönünde görebilirsiniz.
O dönemin çanak çömlek buluntuları sadece gelişmiş ve kendine özgü bir üslubu değil, aynı zamanda Miken ithal mallarının etkisini de göstermekteymiş.
Batı Kutsal Alanı Troya VIII IX
Antik dönem kaynakları ve kazı sonuçlarından bildiğimiz kadarıyla Troya, Grek ve Roma döneminde önemli bir dini merkezmiş.
Önümüzdeki kutsal alan, MÖ 8. yüzyılın erken evrelerinde inşa edilmiş. Kutsal alan, Troya VI ve VII aşağı kentinin kalıntılarının içine yapılmış ve etrafı bir duvarla çevrilmiş. Çok fazla değişiklik yapılmış olsa
da Helenistik ve Roma Dönemi’nde de kullanılmaya devam edilmiş. Kutsal alanın etrafındaki duvar da birçok kez değiştirilmiş.
Kutsal alanın yukarı bölümünün ortasında, MÖ 7. yüzyılın sonu ya da 6. yüzyıla ait kireçtaşından yapılma sunak var. Bitimindeki yarı yuvarlak bölümü, geç dönem sunakları ya da adak çukurunun altında görülebilmekte.
Kutsal alanın aşağı bölümünde, bir tanesi Arkaik diğeri ise Helenistik dönemde yapılmış 2 sunak daha bulunmakta. Aynı zamanda kuyu şeklindeki adak kuyuları da buraya eklenmiş.
Kutsal alanın özenle işlenmiş dört köşe kuzey duvarı ise Troya VI sur duvarının önünde yer almakta. Bunlar Helenistik dönemde yapılmış.
Kutsal alanın 2 bölümü de anlaşıldığı üzere MÖ 3. yüzyılda onarılmış. Kutsal alan, MÖ 85 yılında Romalı komutan Fimbria’nın İlion kentini yıkması sırasında oldukça tahrip edilmiş.
Büyük bir olasılıkla İmparator Vespasian döneminde (MS 69-79) onarım çalışmaları kapsamında daha yüksek bir noktaya yeni bir sunak yapılmış. Onun yanında ise, olasılıkla yapılan dini törenleri seyretmek amacıyla inşa edilmiş tribünün merdiven temelleri yer almaktaymış.
Kutsal alanın hangi tanrılara adandığı ise tam olarak bilinmemekte. Buradaki komplekste bulunan çok sayıda pişmiş toprak Kibele ve olasılıkla Troyalı kahraman Dardanos’a ait atlı figürinler, uygulanan kült konusunda bazı ipuçları vermekte.
Arka planda yeni kazı alanlarını görebilirsiniz. Burada kutsal alanın diğer bölümleri açığa çıkartılmış ama aynı zamanda Troya V, VI ve VII dönemini de kapsayan MÖ 2. binin tümüne ait tabakalanma da elde edilmiş.
Söz konusu bu evreler, buradaki eski dönem katmanlarının üzerine yapılan kült yapıları sayesinde günümüze gelmiş.
Küçük Tiyatro (Odeion) Troya IX
Müzikli gösteriler, konferanslar ve diğer etkinliklerin yapıldığı Roma Odeion, hamam ve pek uzak olmayan Bouleuterion (meclis binası) kentte günlük yaşamın geçtiği agoranın bitişiğinde yer alıyor.
Odeion olasılıkla, yakınlarda yer alan Ajaks’ın mezarını yeniden yapmak için MÖ 124 yılında Troya’yı ziyaret eden Hadrian’ın onuruna yapılmış. Dış taraflarda destek duvarları bulunamamış olmasına rağmen, olasılıkla bir çatıyla kaplıymış.
Odeion’un yarım daire biçimli orkestrası, üzerinde gerçek boyutlardan daha büyük Hadrian (MS 117-138) heykelinin olduğu “skene” olarak tanımlanan sahne yapısıyla çevrilmiş. Sahnenin karşısında kireç taşı bloklarından yapılmış, oval geçişlerden oluşan oturma sıraları yer almaktaymış.
Meclis Binası Troya VIII-IX
Grek-Roma dönemi meclis binasının bir kısmı Troya VI duvarının üzerinde bulunuyor.
İç bölüm meclisin işlerini kendi arasında gerçekleştirebilmesi amacıyla 4 tarafından duvarla çevriliymiş.
Troya Atı
Homeros, MÖ 8. yüzyılın sonlarında Anadolu’nun İyonya bölgesinde yaşamış. Antik Çağ’da Homeros’un adıyla yayılmış olan İlyada ve Odysseia destanları, aslında 2000 yıl kadar geri giden sözel bir geleneğe
dayanmakta. Bu eserler Avrupa kültürünün en eski yazılı edebi ürünleri.
İlyada’ya göre savaş şöyle bitmiş. Savaşın 10. yılında kaleyi kuşatan Grekler, karnına en cesaretli kahramanların saklandığı kocaman tahtadan bir “Troya Atı” yapmış ve atı kıyıya bıraktıktan sonra, gemiler güneş batışında geri dönüyormuş gibi yapmış (ama gerçekte yakınlardaki Tenedos’un -Bozcaada-arkasına demirlemişler).
Bilici Laokoon’un çok açık uyarılarına rağmen, Troyalılar tahta atı, koruyucu tanrıları Athena’ya hediye olarak kentin içine almış. Grek savaşçılar gece yarısında sessizce dışarı çıkarak gemileri geri çağıran işaret ateşini yakıp arkadaşlarının girmesi için kentin kapılarını açmışlar. Bu hileyle Troya fethedilmiş, 10 yıllık kuşatma sonrasında kent düşmüş.
Bu sahneyi hatırlatan tahta at ise 1975 yılında Türk sanatçı İzzet Senemoğlu tarafından tasarlanmış.
Değerlendirme
Yazımın başında belirtiğim hususu tekrar ediyorum. Eğer gerçek bir gezgin iseniz ve özellikle Avrupa’yı da geziyorsanız ya da gezecekseniz başlangıç noktanız mutlaka ama mutlaka Troya Ören Yeri ve Müzesi olmalı. Çünkü bugün Avrupa’da bir çok hanedan ve soylu aile köklerini binlerce yıl önce hayatta kalmayı başarmış Troya Savaşı kahramanlarına ya da sakinlerine dayandırıyor.
Zaten eğer bu yazıyı Troya Ören Yeri’ni gezmek için okumuşsanız siz de aslında neyi kaçırdığınızın ve Troya’nın Dünya tarihindeki öneminin de farkına varacaksınız.
Bu kapsamda eğer Çanakkale’ye bir gezi yapmak istiyorsanız 1 gününüzü bu müze ve ören yerine mutlaka ayırın. Burayı gezdikten sonra gezilerinizi farklı bir gözle yapacağınızdan son derece eminim.
Çanakkale ile ilgili diğer yazılarımız için Çanakkale Gezi Rehberi‘ne bakmayı unutmayın. Sağlıcakla Kalın…
Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören Yeri Troya Ören
