- 2400 Yıllık Felsefe Okulu Behramkale Köyü
- Assos Antik Liman Gezisi
- Babakale, Osmanlının Yaptırdığı Son Kale
- Bababurnu, Asya Kıtası’nın En Batı Ucu
- Geyikli Plajı’nda Bir Gün (Odunluk İskelesi)
- Polente Feneri’nde Gün Batımı
- Bozcaada Ayazma Plajı’nda Bir Gün
- Bozcaada Tekne Turu
- Bozcaada’da Ne Yenir Nerede Yenir?
- Bozcaada Sokakları’nda Küçük Bir Gezi
- Her Şeyiyle Bir Bozcaada Gezisi
- Alexandria Troas Antik Kenti
- Kilitbahir Kalesi, Piri Reis’in Dünya Haritasını Çizdiği Yer
- Salim Mutlu Özel Harp Anıları Müzesi
- Tarih ve Deniz Harikası Assos
- Çanakkale Şehitler Abidesi
- Conk Bayırı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurulduğu Yerdir.
- Mehmet Akif Ersoy Evi
- Ayazma Pınarı Tabiat Parkı
- Makara’da Kahvaltı
- Kışın Yaptığımız Küçükkuyu Gezisi
- Makara’da Akşam Yemeği
- Sonbaharda Assos Gezisi
- Troya Müzesi
- Troya Ören Yeri

Bugünkü yazımızın konusu şimdiye kadar gidemediğim için önemli pişmanlıklarımdan birisi olan Troya Müzesi. Müzeyi ve ören yerini gezdikten sonra bir gezgin olarak önemli mazeretlerim bile olsa burayı şimdiye kadar gezmemiş olmamdan olayı gerçekten kendimden çok utandım.
Eğer gerçek bir gezgin iseniz ve özellikle Avrupa’yı da geziyorsanız ya da gezecekseniz başlangıç noktanız mutlaka ama mutlaka Troya Müzesi ve Ören Yeri olmalı. Çünkü bugün Avrupa’da bir çok hanedan ve soylu aile köklerini binlerce yıl önce hayatta kalmayı başarmış Troya Savaşı kahramanlarına ya da sakinlerine dayandırıyor.
Geçmişte Pers Kralı Kserkses, Makedonya Kralı Büyük İskender, Roma İmparatoru Sezar, Osmanlı İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk vb. büyük komutanların hepsi zaferlerini ya Hektor’a ya da Akhilleus’a bağlamış. Tüm doğu batı seferlerinin başlangıcında ya da sonrasında Troya’ya uğramak orada MÖ 12. yüzyılda yaşanan savaşa atıf yapmak bile adet olmuş.
Yazımın bundan sonrasında tüm gezgin arkadaşlarım için müzede gezim esnasında dikkatimi çeken hususlara yönelik çok detaylı bilgiler vereceğim.
Troya Müzesi Gezisi
Kavramlar
Olayların doğru takibi için kavramlar da önemli. Bu kapsamda bazı kavramları yazıyı daha anlaşılır hale getirmek için tanımlamaya çalıştım.
-Antik Dönem
MÖ 3000-MS 500 arasında Taş Devri, Bronz Devri ve Demir Devri olarak devam eden Yunan ve Roma uygarlıklarının geliştiği ve yayılım gösterdiği ilk çağ.
-Karanlık Dönem
Dor istilaları sonucu Miken Uygarlığının yıkıldığı MÖ 11. yüzyıldan ilk Yunan şehir devletlerinin görülmeye başlandığı ve Homeros tarafından Yunan dilinde ilk yazılı eserlerin verildiği MÖ 9. ve 8. yüzyıllar arasındaki dönem.
-Arkaik Dönem
MÖ 8. yüzyılda Yunan Karanlık Çağı’nı takiben MÖ 480’de Perslerin Atina’yı yağmaladığı 2. Pers saldırısına kadar olan bir dönem
-Hellenistik Dönem
Helenistik Dönem, Büyük İskender’in istilalarıyla başlayan, Antik Dünya’da Grek etkisinin doruğa ulaştığı dönem. MÖ 323 yılından MÖ 43/31 yılına kadar süren bu dönemde Yunan kültürü İskender’in fetihleriyle Yakın Doğu’ya ve Hindistan’a kadar yayılmış.
-Roma Dönem
Helenistik Dönemden MS 500 yılına kadar süren Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkıldığı ve İlk ya da Antik Çağın bittiği dönem.
Troas ve Troya Neresidir?
Günümüzde Çanakkale il kara sınırlarına denk gelen Biga Yarımadası’nın Eski Çağlardaki ismi Troas’mış. Batı ve güneyinde Ege Denizi, kuzeyinde Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı, doğusunda ise Mysia yer almaktaymış. Gönen Çayı’ndan, Kaz Dağları’na kadar olan kısım da bölgenin içinde kabul edilmiş. Bu yarımada o dönemde Gelibolu, Midilli, Bozcaada ve Gökçeada’ya komşu kabul ediliyormuş.
Troas coğrafyasıyla ilgili ilk betimlemeleri MÖ 8. yüzyılda yaşamış ünlü ozan Homeros’un İlyada adlı eserinde bulunmakta. Onu, MÖ 5. yüzyılda Troas’ın kentlerini ve geçmişini kayda geçen tarihçi Herodot takip ediyor.
İlk Tunç Çağı MÖ 3000 civarı Karamenderes ve Dümrek Akarsularının Ege Denizi’ne döküldüğü koyun yükseklerine, köy benzeri yapısına rağmen savunma duvarlarıyla çevrilmiş küçük bir yerleşim kurulmuş. Bu yerleşime Troya adı verilmiş.
Bugün Troas’ta koruma altına alınmış 2 park (Troya Tarihi Milli Parkı ve Kazdağı Milli Parkı) bulunuyor.
Efsaneye göre Boiotia Kralının kızı Helle, kanatlı bir koçun sırtında Yunanistan’dan Karadeniz’e uçarken Çanakkale Boğazı’nda denize düşmüş. Denize düştüğü yere Helle’nin denizi anlamına gelen “Hellespont” denmiş.
Bugün Troya, Eski Çağ’da Dardanel ya da Hellespont olarak isimlendirilen Çanakkale Boğazı’nın yakınlarında yer alıyor.

O dönemde Troya’ya güney ana kapısından girenleri, insan yüzlü, başında miğferi olan ve elinde mızrak benzeri bir silah tutan stel (dikmetaş) bu stel karşılıyormuş.
Troya Müzesi’ne Nasıl Gidilir?
Troya Müzesi, Çanakkale İli, Merkez İlçesi’ne bağlı Tevfikiye Köyü sınırları içinde yer alıyor. Burası arabayla Çanakkale’ye yarım saat (30 km), İstanbul’a 4,5 saat (349 km), İzmir’e 4 saat (295 km) uzaklıkta. Otopark sorunu yok. Müzenin girişinde çok büyük bir ücretsiz araba otoparkı bulunuyor. Bilginize…

Aracınız yoksa Çanakkale-İzmir yolu üzerinde Gökçalı Köyü mevkinde minibüslerden inip yaklaşık 4 km süren Tevfikiye yolunu yürümek zorundasınız.
Troya Müzesi Ziyaret Saatleri ve Giriş Ücreti
Müzeyi her gün 08:30-17:30 (yazın 20:00) saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz. Giriş ücreti 27€. Gişelerde 100 TL (2025) karşılığında müzekart satılıyor. Tel: 0286 217 67 40
Arkeolojik Kazılar
1863 yılında Frank Calvert’le başlayan, 1871’de Heinrich Schliemann’la devam eden, 1893 yılında Wilhelm Dörpfeld’le detaylandırılan, 1932 yılında Carl W. Blegen ile arkeolojik bir disipline dönüşen, 1988 yılında Manfred Korfmann ile yeniden arkeoloji gündemine oturan ve bir Anadolu kenti olarak kabul gören Troya söz konusu kişilerin yaptığı yayınlarla Ege Bölgesi Arkeolojisi’nin en önemli referans noktası olmuş. Aynı zamanda Troya kazıları, modern arkeolojinin de doğup geliştiği yer özelliğini kazanmış.
-Frank Calvert (1828-1908)
1830’ların ortasında Çanakkale’ye yerleşmiş Malta kökenli İngiliz bir ailenin oğlu olan Frank Calvert, ABD’nin ve İngiltere’nin Çanakkale Konsolosluğu’nu yürütmüş. Tarih ve arkeolojiye merakı sebebiyle Thymbria’daki (eski Akçaköy) çiftlik evinde bir koleksiyon oluşturmuş.
Hisarlık Tepesi’nde 1863-65 yıllarında yaptığı kazılarda Hisarlık Tepe’nin Troya olduğunu ilk kez arkeolojik buluntularla öne sürmüş. 1868 yılında Troya’yı, o dönemde genel kabul gören görüşe göre Pınarbaşı Köyü’nün üstündeki Ballıdağ’da bulmak umuduyla ilk kez Troas Bölgesi’ne gelen Heinrich Schliemann’a Hisarlık Tepe’yi/Troya’yı göstermiş ve başlayan inişli çıkışlı ilişkileri Schliemann’ın 1890’daki ölümüne kadar devam etmiş.
Calvert ve Calvert ailesinin fertleri günümüzde İngiliz Mezarlığı olarak isimlendirilen mezarlığa gömülmüşler. Boğaz’daki konsolosluk binası olarak hizmet veren aile evi 1952 yılında yıkılarak bugünkü Halk Bahçesi’ne dönüştürülmüş.
-Heinrich Schliemann (1822-1890)
1868 yılında Çanakkale’de Frank Calvert ile tanışan Schliemann, Hisarlık Tepesi’nin Troya olabileceğine inanmış ve 1870-1890 yıllarında Troya’da bir dizi kazı yürütmüş.
Schliemann, Maarif Nazırı Safvet Paşa’dan izin almaksızın Hisarlık’taki ilk kazısına 9 Nisan 1870 tarihinde yaptığı kaçak kazılar ile başlamış.
Schliemann ilk iş olarak kazı yaptığı arazileri 5.000 kuruşa satın alarak, eski eserler nizamnâmesi’nin 3. maddesindeki “Kişinin kendi arazisinde ortaya çıkan eski eserler kendisine bırakılacaktır” hükmünü de lehine kullanmak istemiş. Kanun’un bu maddesine göre araziyi satın almış ve izinli kazılara başlarsa Troya’dan çıkan tüm eserler doğrudan onun olacakmış. Planı üzerine Maarif Nazır-ı Safvet Paşa’dan izin istemiş. Fakat işler beklediği gibi gitmemiş.
Safvet Paşa, öngörülü bir yaklaşımla Hisarlık arazisinin müze için sahiplerinden satın alınmasını sağlamış. Safvet Paşa yıllar sonra, 1876 yılında Babıâli’ye gönderilen tezkirede bu süreci şu şekilde anlatmış:
“Amerika Devleti tebaasından Doktor Schliemann, Kale-i Sultâniye civarında bulunan Hisarlık isimli arazide, meşhur Troya harabelerini keşfetmek arzusunda bulunduğunu ve bu harabelerin bulunduğu 30-40 dönüm yeri de sahibinden 5000 kuruş bedel ile satın alacağını ifade etmişti. Bunun üzerine, Schliemann’a haber verilmeden derhal tarafımdan Cezâyir-I Bahr-i Sefîd Vilâyetine telgraf çekilerek adı geçen arazinin Müze-i Humâyûn adına hızlı bir şekilde satın alınması kararını bildirdim ve sahibi buldurularak arazi 3000 kuruş bedel ile satın alındı.”
Bu olay Schliemann’ı çok sinirlendirmiş. Haberi aldıktan sonra dönemin Müze Müdürü Goold’un yanına giden Schliemann Maarif Nâzırı Safvet Paşa hakkında çok ağır ifadeler kullanmış.
1869 yılında ilk eski eser nizamnamesini hazırlatan, yine aynı yıl Müze-i Hümayun’un (İstanbul Arkeoloji Müzesi) açılışına öncülük eden Safvet Paşa Troya’da (Hisarlık) yaptığı ilk kamulaştırma ile hem Troya arazisinin hem de kazıdan çıkan eserlerin hukuksal olarak Osmanlı Devleti’ne ait olmasını sağlamış.
Heinrich Schliemann, Osmanlı Devleti’nin verdiği resmi izinle 1871 yılından itibaren Hisarlık’ta kazılara başlamış. Kendisine verilen kazı izni, buluntuların yarı yarıya paylaşımını şart koşmuş.
Schliemann, 31 Mayıs 1873 tarihinde yanlış tarihlendirdiği ve “Priamos Hazinesi” olarak isimlendirdiği toplam 8833 parçadan oluşan “A Hazinesini” bulmuş ve kazı izninin şartlarına rağmen bu eserlerin büyük kısmını 1873 yılının nisan ve mayıs aylarında Kumkale, Karanlık Liman’dan Yunanistan’a kaçırmış.
Schliemann’ın, hazineyi 5 Ağustos 1873 tarihinde bir Alman gazetesinde yayınlamasının ardından, Osmanlı Devleti, Atina’da bir hukuk süreci başlatmış. Mahkeme, Osmanlı Devleti’nden izinsiz yurt dışına eser kaçırdığı için Schliemann’ın tazminat ödemesine hükmetmiş. Schliemann, dönemin yasalarını çiğneyerek, bulduğu eserleri Osmanlı Devleti’nden izinsiz yurt dışına kaçırdığı için kazıya bir süre devam edememiş.
Schliemann, ödediği tazminat sonrası, her türlü yolu deneyerek yeniden kazı izni aldıktan sonra, ölümü 1890 yılına kadar aralıklarla kazı yapmış.
Schliemann, kazılarında, Troya’daki farklı katmanları ayırabilmiş, zengin bir çeşitlilik gosteren çanak çömlek buluntularını gruplandırabilmiş.

Schliemann, Yunanistan’a kaçırdığı Troya hazinelerini 1884 yılında Berlin Müzesi’ne bağışlamış. 2. Dünya Savaşı’na kadar Berlin Müzesi’nde sergilenen Troya Hazineleri savaş sonrasında kaybolmuş.
1993 yılında hazinelerin savaş ganimeti olarak Rusya’ya götürüldüğü açıklanmış. Maalesef 1995’ten beri Troya hazinelerinin büyük bir bölümü Rusya’da Puşkin ve Hermitage Müzelerinde sergileniyor.
Bir diğer grup Troya altını ise 1966 yılında Pensilvanya Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi tarafından satın alınmış, ancak Troya kökenli oldukları 2000’li yıllarda eserler üzerinde yapılan analizlerle anlaşılmış. Bu eserler 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri sayesinde Troya’ya geri döndürülmüş.
-Wilhelm Dörpfeld (1853-1940)
Mimar Wilhelm Dörpfeld, Heinrich Schliemann’la 1882 yılında Troya’da çalışmaya başlamış. Dörpfeld Troya’nın 9 katmanını tespit etmiş ve ilk tabakalamayı yapmış. Schliemann’ın ölümünden sonra Dörpfeld 1893 ve 1894 yıllarında Sofia Schliemann ve Alman İmparatorluğu’nun mali desteğiyle kazı başkanlığını üstlenerek Troya VI Dönemi’nin görkemli savunma duvarlarını ortaya çıkarmış ve Troya Savaşı’nın bu katmanda yaşandığına kanaat getirerek Troya Vl’ya “Homeros Troyası” adını vermis.
-Carl W. Blegen (1887-1971)
Hisarlık’ta kazılar, 1932 yılında, son resmi kazılardan yaklaşık 40 yıl sonra Cincinnati Universitesi’nden Arkeolog Carl W. Blegen’in başkanlığında başlamış, Biegen Troya kazılarıyla beraber Troya’nın yakın çevresinde de araştırmalar yapmış. Arkeolojide çalışma yöntemi ve teknikleri, Schliemann ve Dörpfeld dönemlerine göre çok daha gelişmiş, Blegen yeni kazı teknikleri ve o çok disiplinli kazı ekibiyle dönemin en modern kazı çalışmasını gerçekleştirmiş. Bu çalışmalarda toplam 9 kent ve 47 yapı evresi tespit etmiş. Arkeolojik kazıların film olarak belgelenmesi ilk kez bu çalışmalarda gerçekleşmiş.

Mustafa Kemal Atatürk konu ile ilgili bizzat ilgi göstermiş. Müze de 1933 ve 1937 tarihli bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından Carl Blegen için ilk arkeolojik kazı izin yazıları da bulunuyor.
-Manfred Osman Korfmann (1942-2005)
Tübingen Üniversitesi’den Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann, 1981-82 yıllarında Beşik Koyu ve Beşik Yassıtepe’de araştırmalar yaptıktan sonra 1988 yılında, 50 yıl aradan sonra, Troya kazılarını başlatmış.
Korfmann kazılarının amacı Troya’yı yeni bir bilgi sistemiyle bölgede yaşayanlara ve ziyaretçilere daha iyi anlatmak ve Troya’da bir aşağı kent olup olmadığını anlamakmış.
Yapılan çalışmalarla Troya’nın Tunç Çağı’nda surlu aşağı kentiyle bir Anadolu kenti olduğu ispatlanmış. Troya’nın içinde olduğu bölgenin 1996 yılında milli park ilan edilmesi ve 1998 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmesi konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı, Korfmann ve ekibi, yerel ve merkezi yönetimler kadar Çanakkale’de sivil toplumun da büyük katkısı olmuş. Korfmann’ın 2005 yılında vefatından sonra Troya kazılarını Tübingen Üniversitesi, 2012 yılına kadar devam ettirmiş.
2014 yılından itibaren ise kazı çalışmaları Prof. Dr. Rüstem Aslan başkanlığında devam ediyor.
Müzenin Tarihi
Troya Müzesi ilk olarak 1955 yılında Troya Ören Yeri’nde açılmış.
Troya’ya modern bir müze yapma fikri, Türkiye’de ilk milli parkların kurulduğu 1960’lı yıllara uzanıyor. Bu dönem ve sonrası gerek Kültür ve Turizm Bakanlığı gerekse arkeologlar Troya eserlerini sergileyecek bir müze düşüncesine sıcak bakmışlar.
Troya ve yakın çevresinin koruma altına alınmasına yönelik ilk Troya Tarihi Milli Park Projesi 1970’lerde hazırlanmış.

1988 yılında Manfred Osman Korfmann başkanlığında yeniden başlayan kazılar Troya’nın Ege ve Anadolu arkeolojisindeki öneminin kanıtı kabul edilmiş ve Troya ve yakın çevresi 1996 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Milli Park ilan edilmiş. Bunu 1998 yılındaki UNESCO Dünya Miras Alanı unvanı takip etmiş. Böylece Troya’nın bir evrensel değer olduğu resmen kabul edilmiş.
Bundan sonraki aşama yurt dışında 45’ten fazla koleksiyona dağılmış Troya eserlerinin çıktığı topraklarda korunması ve sergilenmesi fikrinin hayata geçirilmesi olmuş. Bu da Troya’ya yapılacak bir müze konusunu doğal olarak yeniden gündeme getirmiş.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu doğrultuda 2011 yılında serbest katılımlı bir Ulusal Mimari Proje Yarışması düzenlemiş. Yarışmaya katılanlar arasından birinci seçilen projenin inşasına 2013 yılında başlanmış ve Troya Örenyeri’nin UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmesinin 20. Yılı olan 2018 yılında kapılarını ziyaretçilerine açmış.
Troya Müzesi’nin Yapısı
Müze 4 katlı bir yapıya sahip. Zemin katta Troas Kentleri ve Çanakkale Müzesi’nin 111. Yılı anısına açılmış 111. Yıl Sergi Salonu bulunuyor.

1. katta Troya’nın katmaları bulunuyor. 2. katta Antik Dünya görülüyor. 3. katta Troya Kazı Tarihi bulunuyor. 4. kat ise tüm Troya alanına hakim teras var.
Troas Coğrafyası
Antik Dönem’in ünlü ozanı Homeros, İlyada adlı eserinde Troas’ı, verimli toprakları, gür akan nehirleri, dağları ve ovalarıyla anlatıyor.
-Assos
Assos kenti, MÖ 7. yüzyılda Midilli Adası’ndan gelen Hellenler tarafından kurulmuş. Tarih öncesi dönemde de bir yerleşmenin olduğuna inanılan kentte; Lidya, Pers, Roma, Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı egemenliğine ait izleri görmek mümkün.

Akropoliste yer alan kentin en önemli kalıntısı Athena Tapınağı, Ege Denizi’ne hakim bir konumda. Assos’ta eğimli arazinin yapılaşmaya elverişli hale getirilmesi için teraslar yapılmış. Agora, teraslardan oluşturulmuş büyük bir düzlüğe yerleştirilmiş. Kentin güneyine tiyatro, batı kapısı yakınına eğitim amaçlı bir yapı olan Gymnasion yapılmış. Kent 3 km uzunluğunda surlarla çevrili.
Assos’ta ilk kazılar 1881’de J. T. Clarke ve H. Bacon tarafından başlatılmış. 1981-2005 yıllarında Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu tarafından nekropolis (mezarlık) alanında yapılan kazılardan, ölü gömme gelenekleri hakkında önemli bilgiler elde edilmiş.

Nekrapol alanında ki bir mezera, MÖ 4 yüzyılda mezar hediyesi olarak bırakılmış olan pişmiş topraktan yapılma gördüğünüz dans eden, çalgı çalan, şiir okuyan heykelcikler, kuklalar ve tanrı heykelcikleri zengin bir koleksiyon teşkil ediyor.
Özellikle müzisyen grubu dönemin sanatsal düzeyini ve ustalığının yanı sıra Assos’un bu yıllardaki kültürel yapısına ait pek çok ip ucunu da gösteriyor.
Assos kazıları 2006 yılından bu yana Prof. Dr. Nurettin Arslan tarafından yürütülüyor.
-Tenedos (Bozcaada)
Tenedos, İlyada’da da adı geçen bir ada. MÖ 3000’den MS 19. yüzyıla kadar uzun bir süre kullanılmış olan mezarlığında yapılan kurtarma kazıları sırasında, oda mezarlar, örme taş mezarlar, lahitler, küp mezarlar, çömlek mezarlar gibi birçok mezar tipine rastlanmış.

Arkaik ve Hellenistik Dönem mezarlarından çıkan ölü hediyeleri Tenedos’un yaşadığı kültürel etkileşimi gösteriyor. MÖ 7. ve MÖ 6. yüzyıla ait çanak çömlekler Yunanistan’ın Korint Bölgesi’nden ithal edilmiş.

Diğer bir grup bantlı, kuşlu, rozetli fincanlardan oluşan seramikler İonia (Antik Batı Anadolu) kökenli. MÖ 500’den itibaren ise Atina kent devletinin bölgede koloniler kurmaya başlamasıyla Attika çanak çömlekleri yaygınlaşmış.
-İmbros (Gökçeada)
İlyada’da da adı geçen İmbros tarihi, Tenedos ile benzerlik gösteriyor. Ada önce Perslilerin sonra da Atinalıların egemenliği altına girmiş.

Adada yapılan kazılarda ilk Tunç Çağı yapılarına ulaşılmış. Yapılan kazılarda çeşitli tanrıların heykelleri bulunmuş.
-Alexandria Troas
Kent, kamusal binaları ve limanıyla 4500 dönümlük bir araziye oturuyor.
Önceleri seyyahlar tarafından Troya Kralı Priamos’un sarayı sanılan en büyük yapı, Roma’nın ilk Atinalı senatörü Herodes Atticus tarafından yaptırılmış bir hamam yapısı.
Surların dışındaki nekropol, emeklilik sonrası yaşamlarını Aleksandria Troas’ta noktalayan Romalı askerler ve ailelerinin son durağı olmuş. Buradaki mezar mimarisi, İtalya’daki mezar yapılarıyla paralellikler gösteriyor.

Burada yapılan kazılarda ilk Tunç Çağı yapılarına ulaşılmış. Yapılan kazılarda çeşitli tanrıların heykelleri bulunmuş.
-Smintheion
Smintheus, Mysia (Marmara Denizi’nin güneyindeki bölge) dilinde “fare” anlamına geliyor.
Kutsal alan, bugünkü Gülpınar Köyü’nde, Chryse Antik Kenti’nin kalıntıları arasında yer alıyor. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen Apollon Smintheus Tapınağı, kutsal alanın merkezinde bulunuyor.

Smintheus kültünde Apollon, hasadı tarla farelerinin zararından koruyup ve haksızlık yaptıklarında insanları fareler aracılığıyla cezalandırıyor. Tapınağın tambur ve frizlerinde Troya Savaşı’ndan sahneler yer alıyor.
Kutsal alandaki Roma hamamı, MS 1. yüzyıldan MS 4.-5. Yüzyıllara kadar aralıksız kullanılmış. Hamama işlev kazandıran su kaynağı bugün hâlâ görülebiliyor.
1980 yılında başlatılan bilimsel kazılar Prof. Dr. A. Coşkun Özgünel başkanlığında yürütülüyor.
-Parion
Roma İmparatoru Augustus’un ayrıcalıklı kent ilan ettiği Parion’u, MÖ 7. yüzyılda Milet’ten ve Ege’nin diğer tarafındaki Paros’tan gelenlerin kurduğu düşünülüyor. Başta bir balıkçı yerleşimiyken göçlerle büyümüş ve Romalı askerlerin emeklilik günlerini geçirdikleri büyük bir kente dönüşmüş. Bu açıdan Aleksandria Troas ve Lampsakos ile benzerlikler gösteriyor.

Biri büyük, diğeri küçük 2 limanı, tiyatrosu ve hamamı bulunan kente kemerlerle su taşınmış. Nekropol alanlarında 2005 yılı itibariyle yapılan kazılarda bulunan gözyaşı şişeleri, koku ve içki kapları, pişirme ve servis tabakları, hayvan figürinleri ve bezemeli kandiller Parionluların zevk ve zenginliğini gösteriyor.
Parion’da ilk tespit araştırması 1801 yılında İngiliz Arkeolog P. Hunt tarafından yapılmış. Kentte, 1997-2015 yıllarında Prof. Dr. Cevat Başaran tarafından yürütülen kazı başkanlığını, 2015 yılında Prof. Dr. Vedat Keleş devralmıştır.
İlk Yerleşimler
Batı Asya’da MÖ 8000’lerde başlayan çağda insanlar küçük köyler kurup, aşamalı bir şekilde tarımsal üretime geçmişler.
Neolitik (Yeni Taş Çağı) denen bu çağda insanlar bazı hayvanları evcilleştirmiş ve tahılları düzenli biçimde ekip biçerek kültüre almışlar. Uğurlu-Zeytinlik, Coşkuntepe, Gülpınar, Kumtepe, Hanay Tepe, Alacalıgöl, Beşik Sivritepe Troas’ta ilk yerleşim yerleri olarak gösteriliyor.
Bugünkü Gülpınar Köyü yakınlarında yaklaşık MÖ 5000’e tarihlenen bir Kalkolitik Çağ köy yerleşiminde hayvan besiciliği, balıkçılık, avcılık ve midye-istiridye toplayıcılığı yapıldığı tespit edilmiş.

Burada iyi derecede parlatılmış koyu renkli çanak çömlek üretilmiş. Süt ürünlerini işlemede kullanılan peynir kapları ve süzgeçler ise dikkat çekici.
Antik Dönemde Mezar Stilleri ve Ölü Gömme Gelenekleri
Arkeolojide mezar kazıları; sanat, mimari, inanç dünyası, toplumsal yapı ve yaşam koşullarına (beslenme, hastalıklar, yaşam süresi vb.) dair önemli ipuçları veriyor. Müzede sergilenen mezar taşları (stel) Antik Dönem’e ait. Mezarların yerini işaretlemek ve ölen kişiyi anmak amaçlı kullanılmış.
Taşların üzerindeki kabartma figürler, ölüleri statik bir pozda gösteriyormuş. Çoğunlukla erkekler, atlet ve savaşçı, kadınlar ise çocuklarıyla temsil edilmiş. Mezar taşları boyanmış olup bazılarında yazı da bulunuyor.
Antik dönemde farklı gömme biçimleri ile karşılaşıyoruz. MÖ 7-5. yüzyıllarda urneler ve pithoslar karşımıza çıkıyor. Urneler, ölünün küllerinin konduğu kül kapları. Pithoslar ise ölünün içine yerleştirildikten sonra ağzı kapatılan büyük küpler.
Arkaik Dönem’de çocuklar amforaların ve küplerin içine veya sandık tipi mezarlara gömülmüş. Bu mezarlarda, kalıpta veya el ile şekillendirilip fırınlandıktan sonra, boyayla yüz ve giysi detaylan verilmiş pişmiş toprak oyuncaklar, takılar ve tanrı heykelcikleri bulunmuş.

Hellenistik Dönem’de ölünün külleri, osthotek denilen kapaklı dörtgen taş kutulara konulmuş.
Lahit tipi mezarlara ise birden fazla ölü gömülmüş. Lahitlerin üstü girlant adı verilen kabartmalarla süslenmiş. Müzenin 2. katında sergilenen Polyksena Lahti, Troas Bölgesi’nde bugüne kadar bulunmuş en etkileyici lahitmiş.

Roma Dönemi’nde karşımıza çıkan anıtsal mezarlar, kentlerin dışında yer alan nekropolis denen mezarlık alanlara inşa edilmiş. Assos’ta MÖ 1. yüzyıla ait Publius Varius Mezar Anıtı buna iyi bir örnek olarak gösteriliyor.
Antik Dönem’de, ölümün ilan ve tescilinden sonra ölü, ailenin kadın üyeleri tarafından yıkanır, ağzı ve gözleri kapatılıp 3 kat sarıldıktan sonra klineye yatırılırmış. Çevresini saran aile üyeleri ve arkadaşları, ağıtlar yakarken saçlarını yolar, yüzlerini yaralarmış. Ölüler, özel eşyaları ve hediyelerle gömülürmüş. Bu dönem ölü gömme törenlerinde yemek yenir, müzik ve şiir dinlenir, spor oyunları düzenlenirmiş.
-Altıkulaç Lahti (Biga)
Günümüze kadar keşfedilen renkli lahitlerin en güzellerinden biri kabul edilen ve Anadolu’nun Pers hakimiyetinde olduğu yıllardaki sanat anlayışını yansıtan lahit, 1998 yılında Çan İlçesi’nin Altıkulaç Köyü sınırları içinde, Granikos (Kocabaş Çayı) Vadisi’nde bulunan tümülüslerin birinden çıkmış.
Lahit, Perslerin hüküm sürdükleri MÖ 4. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenmekte. Marmara mermerinden yapılmış lahitin sadece 2 yüzünde kabartma var ve kabartmalar renklendirilmiş. Lahtin içinde bulunan kemikler 25 yaşlarında bir erkeğe ait. Kemikler üzerinde yapılan incelemeler sonucu bu kişinin attan düşmüş veya savaşta yaralanmış olabileceği tahmin ediliyor.

Troas’ta o dönem Persler ve Helenler arasında savaşlar yaşanmış, yerel aileler de Perslere askeri destek vermiş. Lahit sahibinin kemikleri yaralanmadan sonra yanlış kaynamış, yürümede zorluk çekmiş ve muhtemelen yaşamı boyunca ağrıları olmuş.
Lahit üzerindeki betimlemelere bakıldığında uzun yüzde bir av sahnesi görülüyor. Kurumuş bir ağaç, sahneyi ikiye bölüyor.
Solda kalan bölümde arkada silinmiş bir avcı kabartması ilgi çekici. Bu kabartma, yapılıp renklendirildikten sonra silinmiş. Temsil edilen kişiyle mezar sahibinin arasındaki bir anlaşmazlık buna sebep olabilir.
Yan yüzde ise 2 erkeğin bulunduğu bir savaş sahnesi yer alıyor. Biri at üzerinde diğeri yerde ve yaralı. Giysilerin çeşitliliği, bu savaşın Perslerle Yunanlılar arasında olabileceğini gösteriyor. Kalabalık bir insan grubuna yer verilen sahnelerdeki her bir figürün fiziksel özellikleri, kıyafetlerinin farklı biçimde yapılmış olması lahitin yapımındaki sanatsal ustalığı göz önüne seriyor.
-Dardanos Tümülüsü (Biga)
Tümülüs, bugün Çanakkale 18 Mart Üniversitesi kampüsü içinde.
Antik Dardanos Kenti, adını Troyalıların efsanevi atası ve aynı zamanda Tanrı Zeus’un oğlu Dardanos’tan almakta. Dardanos ismi konusundaki en erken yazılı belge Pers Savaşları sırasında karşımıza çıkıyor.

1959 yılında kazısı yapılmış, uzun bir ön giriş ve dörtgen bir mezar odasından oluşan tümülüste Arkaik Dönem’e ait yazıtlar bulunmuş. Ön oda üzerinde Aiol lehçesi yazıtta “Makaris oğlu Skamandrios” ifadesi yer almakta.
Asıl mezar odası üzerinde ise İon lehçesi ile ‘Kar’ın oğlu Onyanedes’ ifadesi yer almakta. Bulunan yazıtlardan, buraya Kral Dardanos ve ardıllarının gömüldüğü anlaşılmakta.
Dardanos Tümülüsü’nün buluntuları, bize Arkaik Dönem’den Erken Roma’ya Troas’ta ölü gömme gelenekleri, sanatsal yaratıcılık ve toplumsal yapı hakkında ipuçları vermekte.

Gömü hediyeleri arasında en çarpıcı eser MÖ 4. yüzyılda yaşamış ünlü heykeltıraş Praksiteles’e ait “Knidoslu Aphrodite” heykelinin MÖ 1. yüzyılda pişmiş topraktan yapılmış kopyası.
Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite, kolunda ve bacağında yılan biçimli takılarla tasvir edilmiş.
-Dedetepe Tümülüsü (Biga)
Dedetepe Tümülüsü, Troas’ta Perslerin hâkim olduğu MÖ 5. yüzyıl başlarına tarihlenmekte. Çeşmealtı Köyü yakınlarındaki oda tipi tümülüs, mermer bloklardan örülmüş, kurşun kenetlerle tutturulmuş. Mezarda üzeri renkli desenlerle süslü 2 mermer kline (sedir) bulunmakta. İçeride bulunan 4 ayrı kafatası parçası mezarın birkaç nesil kullanıldığını göstermekte.
İlki Hellenistik Dönem’de olmak üzere mezarın en az 2 defa soyulduğu belirlenmiş.
Antik Dönem soyguncuları çamurlu ellerini klinelere silerek temizlerken ter ve çamur mermerin üzerinde iz bırakmış. Bu ziyaretlerden geriye kalan mobilya parçaları, fildişi kutu ve geyik başı bıçak sapı Pers etkisinin izlerini taşımakta.
Mezar girişi önündeki kırılmış çanak çömlek ve kül izleri cenaze töreni sırasında yenilip içildiğine, cenazenin yerleştirildikten sonra tabutunun yakılıp mezarın kapatıldığına işaret ediyor.
Dedetepe Tümülüs’ü kazısı 1994 yılında Çanakkale Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü’nce yapılmış.
Sütun Başlıkları
Antik mimaride 3 farklı tip sütun başlığı sayabiliriz.
-Dor Başlığı
Dor düzeni adını, Tunç Çağı’nın sonunda Yunanistan’a girdiği düşünülen bir göçmen topluluğu olan Dorlar’dan almış.

Dor düzeni MÖ 7. yüzyıldan itibaren görülüyor. Troas’ta Assos Athena Tapınağı’nın sütun başlıkları bu düzene örnek gösterilebilir.
-İon Başlığı
İon düzeni, MÖ 6. yüzyılda, Antik Dönem’de İyonya olarak bilinen Batı Anadolu’da ortaya çıkmış ve gelişmiş. İon düzeni sütunları Dor düzenine göre daha uzun ve ince. Sütun başlıklarında ikili spiraller ve kıvrımlar bulunuyor.

İon düzeni, Hellenistik ve Roma Dönemi boyunca popülerliğini korumuş. Troas’ta Apollon Smintheus Tapınağı’nın sütunları bu düzende yapılmış.
-Korint Başlığı
Korint düzeni, MÖ 4. yüzyılda ortaya çıkmış ve Antik Dönem’in en sık kullanılan mimari düzeni olmuş. Bu düzende sütun başlığının özelliği en tepede kıvrımlarla sona eren üst üste sıralanmış yapraklardır. Troas’ta bu düzen Troya’nın Odeion yapısında (tiyatro ve konser alanı) kullanılmış.
Amforalar
Antik Dönem ticaretinin arkeolojik verilerinden biri olan amforalar, bulundukları merkezlerin ekonomik durumunu, ticareti yapılan gıda maddeleri ve ürünlerin ticari rotaları hakkında bilgiler sunması açısından önemli.
Amfora, genellikle 50 kilodan az hacimli özellikle zeytinyağ ve şarap taşımak için kullanılan bir saklama kabı. Yerleşimlerde depolama amacıyla kullanıldıklarında sivri dipleri toprağa veya kuma gömülürmüş. Taşıma sırasında ise gemilerde yan yatırılarak istiflenirmiş. Ağızları da tıpayla mühürlenirmiş.

Amforalar Antik Dönem’de birçok yerde farklı ve çeşitli formlarda üretilmiş. En eski amfora örnekleri Batı Anadolu ve Ege Adaları’nda Tunç Çağı’nda kullanıldığı biliniyor.
Deniz aşırı ticarete uygun amforalara ise MÖ 3. Binyılda Troya’da da rastlanmış. Bugün amforaların şekline ve mühürlerine bakarak hangi tarihe ait olduğunu, yük gemisinin ne zaman battığını veya içerisindeki yağ ya da şarabın nerede üretildiğini anlamak mümkünmüş.
Troas’ta Tıp ve Şifa
Kazılarda bulunan kemik veya tunç pensetler (makas benzeri alet) ve sivri aletler, insan vücuduna cerrahi veya kozmetik amaçlı müdahaleler yapılmış olduğunu gösteriyor.

Bölgesi’nin Eski Çağlardan beri orduların savaştığı bir bölge olduğu düşünülürse, bölge halkları arasında tıbbi müdahale tekniklerinin gelişmiş olduğu tahmin edilebilir. Bunun yanında Troas kaplıcaları Antik Dönem’de şifa arayanların durağı olmuştur.
Roma Dönemi’nde Troas’ta, parfümleri ve yağları saklamak için cam şişeler üretilmiş. Cam, gündelik yaşamda kullanıldığı gibi takı malzemesi, mozaik ve dış cephe kaplaması olarak da kullanılmış.

Troya Müzesi’ndeki Calvert Koleksiyonu, cam eserler açısından zengin bir çeşitlilik sunuyor.
Troya Hazinesi
19. yüzyılın sonunda Troya’da kazılar yapan Heinrich Schliemann’ın, bulduğu altınları yurt dışına kaçırmasıyla başlayan Troya Hazineleri hikayesi Homeros’un İlyada’sı kadar ünlü.

Burada sergilenen altın eserlerin bir bölümü İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden getirilen ve Schliemann’ın yurt dışına kaçırdığı hazineden geriye kalanlar.
Bir diğer grup ise 1966’da Pennsylvania Üniversitesi Müzesi koleksiyonlarına dahil edilen daha sonra yapılan analizlerle Troya’ya ait olduğu anlaşılınca yapılan girişimler sonucu 2012 tarihinde Türkiye’ye iade edilen eserler.

Müzenin en ilgi çekici eserleri ve kentin bir zamanlar sahip olduğu zenginliğin sembolü oldukları gibi Troya halkının el sanatlarında ulaştığı seviyeyi de gösteriyor.
Anadolu ve Ege’de Kalkolitik Yerleşimler
Kalkolitik Çağ (Bakır Çağı); yaşamın, tarımsal üretime dayalı gelişkin köylerde devam ettiği toplumsal bir yapıya işaret ediyor. Bu çağda temel aletlerin taştan yapıldığı ancak bakırın da işlenip özellikle prestij nesnelerinin üretiminde kullanıldığı görülmüş.

Troya çevresinde birçok Kalkolitik yerleşime rastlanmış. MÖ 5000’in başlarına tarihlenen erken dönem Kumtepe yerleşmesi ve bu döneme ait bir höyükten alınan toprak ile yapılmış olan Beşik-Sivritepe Tümülüsü bunlardan ikisi.
Denize yakın olmaları sebebiyle buralarda yaşayan insanlar, büyük miktarda midye ve istiridye tüketmiş; mercimek, karaburçak gibi baklagiller yetiştirmişler. Aletlerini taş ve obsidyenden yapmışlar.
Yeni Bir Maden: Tunç
Kalkolitik Çağ’ın sonlarına doğru, güçlenen yöneticilerin taleplerini karşılamak üzere tunç ticareti artmaya başlamış.
Bakırın kalayla yaklaşık 9/1 oranında karışımından elde edilen bu sert metal, özellikle savaş aletleri yapımında çokça tercih edilmiş ve bu alaşımın daha sık kullanıldığı döneme Tunç Çağı adı verilmiş.

Kalkolitik Çağ’ın gelişkin köyleri, Tunç Çağı’nda kentlere dönüşürken, sakinleri sadece tarımla uğraşmıyormuş.
Bu kentlerde farklı zanaat alanları (dokumacılık, çanak çömlek üretimi, vs.) ve uzak bölgeler arası ticaret de gelişmiş. Bu yapıyı ve üretimi yöneten ve denetleyen dini/siyasi bir sınıf ortaya çıkmış.
Troya’nın İlk Sakinleri
İlk Troyalıların nasıl bir dil konuştukları ve kimler oldukları hakkında elimizde yeterli bilgi yok. Ancak temel besin kaynakları tarım, hayvancılık ve balıkçılıkmış. Sığır, koyun, keçi, alageyik, yaban kuşları, sayısız kabuklu ve balık; üzüm, incir, zeytin; kızılca buğday, arpa, bezelye, mercimek gibi besinler tüketmişler. Tarım alanları Troya Höyüğüʼnün yaklaşık 2 km çapındaki çevresine kadar uzanıyormuş.

Besinlerini 3 ayaklı kaplarda doğrudan ateş üzerinde pişirmişler; elle biçimlendirilmiş, koyu kahverengi-siyah, kısmen beyaz kazıma bezekli, perdahlanmış ve açık ateşte fırınlanmış kaplar kullanmışlar.
Arkeologlar, kadın vücudunu betimleyen yassı taş idollerden yola çıkarak ilk Troyalıların hayatlarında bereket kültlerini tuttuğunu düşünüyorlar.
Troya Kentinin Katmanları
Troya’nın bulunduğu Hisarlık Höyüğü, elverişli coğrafi konumu sebebiyle 3500 yıl boyunca sürekli yerleşim görmüş. Binalar ve sur duvarları taş ve kerpiçle yapılmış. Yeni binaların yapımı sırasında eskiler yenilerin temellerini oluşturmuş, böylece yerleşimler iç içe inşa edilmiş.

Troya, 10 katmandan oluşan bir şehir. Birinci katman MÖ 2920-2550 yılları arasındaki döneme ait. Hisarlık Tepesi’nde, ilk Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na kadar (Troya I-VII) 7 yerleşme katı ve 50’den fazla yapı evresi bulunmuş.
Bunların üzerinde Antik Yunan (Troya VIII) ve Roma Kenti (Troya IX) İlion’un kalıntıları, en üstte ise Doğu Roma Dönemi (Bizans) yerleşmesi (Troya X) yer alıyor. Böylece tepenin kültür dolgusu 20 m olmuş.

Şimdi şöyle bir soru akla gelebilir. Troya’da Neden üst üste bir çok katman var?
Hisarlık höyüğü bazı koşulların bir araya gelmesiyle oluşmuştur.
-Coğrafi olarak çok elverişli konumu nedeniyle 3000 yıl boyunca sürekli yerleşim görmüş
-Yerleşmelerdeki ev duvarlarının yapımı sırasında büyük oranda güneşte kurutulmuş kerpiç kullanılmış.
Doğu bölgelerinde yaygın olan bu yapı malzemesi, Avrupa’da ise pek bilinmeż. Yeni binaların yapımı sırasında eski evlere ait yıkık kerpiçler bir işe yaramaz, önceki yapıların kalıntıları teraslanırmış. Böylece yerleşme gittikçe büyük bir höyüğe (yapay tepe) dönüşürmüş. Arkeologlar da böylece bu tür höyüklerdeki buluntu ve yapıları yeni (üst yapı katları) ve eski (alt yapı katları) olarak birbirlerinden ayırabilmekte. Bu sayede yerleşmeye ait pek çok katman ve bunlarla ilişkili buluntular genel kronolojik gruplara ayrılabilmekte. Birçok yerleşim katmanı ve ilişkili buluntular geniş kronolojik dönemler halinde gruplandırılabiliyor.
Truva’nın Değişen Coğrafyası
Troya I yerleşmesinin kurulduğu dönemde coğrafya bugünküne benzemiyormuş. Troya’nın ilk dönemlerinde kıyı, Troya’nın hemen batısından geçiyor ve kuzey yamaçlarını dalgalarla dövüyormuş.

Karamenderes ve Dümrek Nehirleri’nin sürüklediği alüvyonlar, zamanla Troya’nın önündeki koyu doldurmuş. Bu coğrafi değişiklikler Troya’ya yerleşenlerin yaşam kültürlerini de etkilemiş.
Kent Surları
Troya’yı dışarıdan gelecek tehditlere karşı savunmak için sağlam surlar inşa edilmiş. Troya I surlarının alt kısmı yontulmamış büyük taşlardan yukarıya doğru bir eğimle örülmüş.
Taş duvarın üst kısmında ise kerpiçten örülmüş bir korkuluk duvarı yükseliyor. Hava koşullarından korumak için bu bölümün kum, toprak, saman içeren balçıkla sık sık sıvandığı düşünülüyor.
Troya Il döneminde kent surlarının dışında ahşap duvarla çevrili bir yerleşim daha olduğuna dair izler bulunmuş. Arkeologlar dışarıdaki bu yerleşimi aşağı kent, taş surların içindekini de yukarı kent (kale) olarak adlandırmışlar. Bu dönemden itibaren yerleşim sistemi kale ve aşağı kent şeklinde devam etmiş.

İlk defa Heinrich Schliemann (1871-1873) tarafından kazılmış olan kerpiç duvarın ön cephesi, orjinal yerinde duvarı korumak amacıyla, 2000 yılında yeni üretilen ve bir kısmı güneşte kurutulan, diğer bir kısmı yanmış görüntüsü elde etmek için fırınlanan kerpiçlerle yeniden örülerek restore edilmiş.
Arkeologlar kerpiç duvardaki renk izlerinden ve kalıntılardan, Troya II Dönemi’nde yangınlara işaret eden tahribat tabakaları yaşandığını tespit etmişler. Yanan kerpiç sertleşerek kırmızıya dönmüş.
Homeros’un İlyada’sında anlatılan Troya’nın en etkileyici savunma duvarı kuzeydoğu duvarı ve bastiyonu.

Bastiyonun iç kısımında Troya’nın su ihtiyacını karşılayan bir sarnıç yapılmış. Troya’da kazılar yapan Mimar Wilhelm Dörpfeld (1893-1894) ve Arkeolog Carl W. Blegen (1932-1938), surların farklı dönemlere ait bölümlerini ortaya çıkarmışlar, surların Tunç Çağı boyunca genişletilip tamir edildiğini, ihtiyaca göre yeni kapılar ve kuleler eklendiğini görmüşler.
Denizsel Troya Kültürü
Yaşayanların bıraktığı izlerden, Troya’da filizlenen ilk kültürün, o dönem Ege ve Marmara Denizi’nin kıyıları ve civar adalarda yaşayanlarla ortak yönleri olduğunu görüyoruz. Bu sebeple arkeologlar Troya’nın MÖ 3000-2200 arası dönemini, Denizsel Troya Kültürü olarak tanımlıyor.

Troya I surla çevrili bir köyü andırıyormuş. Yan yana dizili uzun yapılardan birinin içinden çıkan eserlerden, bunun bir yöneticinin evi olabileceği düşünülmüş. Yapının ortasında büyük, arkada sağda daha küçük birer ocak var. Balçıkla sıvanmış çukur, hamur mayalamak için kullanılmış olabilir. Ayrıca yapının içinde döşeme altına küp içinde gömülmüş çocuk mezarları bulunmuş.
İlk Tunç Çağında Ticaret
Doğu Akdeniz’de MÖ 3. binyıl boyunca iletişim ve ticaret sistemi, istasyonlar ve merkezlerin bulunduğu bir ağdan oluşuyormuş. Malların belli bölge ve bağlantı yerlerine dağıtımı gerçekleşiyormuş. Ticaret genelde takas yoluyla yapılıyormuş.

Mısır ve Mezopotamya’daki merkezler; Afganistan’dan Lapislazuli, Balkanlardan bakır, Orta Asya’dan kalay temin ediyormuş.

Troya da Çanakkale Boğazı girişindeki stratejik konumu nedeniyle bu ticaret ağının içindeymiş. Başka merkezlerin mallarına burada rastlandığı gibi, diğer merkezlerde de Troya yapımı mallar (tabaklar, takılar) bulunmuş.
Troya II’nin Yukarı Kenti
Troya, kuruluşundan 500 yıl sonra önemli bir krallık merkezine dönüşmüş. 9000 m2’lik alanı kaplayan kalesinden gösterişli bir rampayla 90.000 m2’lik aşağı kente iniliyormuş.

Kalede yaşayan “üst tabaka” hükümdarlık ve ruhani görevleri yanında, pithoslarda depolanan erzakın yöneticisi, üretimin ve ticaretin örgütleyicisiymiş. Bu dönemde nüfus artmış, belirgin bir toplumsal hiyerarşi oluşmuş.
Troya’da kazılar yapan Heinrich Schliemann, bu katmanda büyük bir yangının izlerini ve Homeros’un İlyada Destanı’nda adı geçen Kral Priamos’a ait olduğunu iddia ettiği bir hazine bulmuş. Bu kenti savaş geçirmiş “yanmış kent” olarak tanımlamış.

Kazılar ilerledikçe Schliemann’ın, 1250 yıllık bir hesap hatası yapmış olduğu ortaya çıkmış. Hazineyi ise 1873 yılında yurt dışına kaçırmış. Çıkaramadığı küçük bir bölüm ise zemin katta sergileniyor.
Dokumacılık
Troya Il’nin büyük koyun sürülerinden elde edilen yün, dokumacılıkta kullanılmış.
1871’deki Schliemann kazılarından itibaren Troya’da binlerce ağırşak ve dokuma tezgahı ağırlıklarının yanı sıra, boya üretimi, dokuma ve dikim süreçlerine ait çok sayıda nesne bulunmuş. İhtiyaç fazlası üretilen dokumalar, ticaret yoluyla taşınmış.

1930’larda kalede kazılar yapan Carl W. Blegen, yangın geçirmiş bir yapının içinde saklama kapları ve dokuma tezgâhı izleri bulmuş. Bu bulgular doğrultusunda üretilen bu tezgâhta, yine kazılardan çıkan ağırlıkların kopyaları yapılarak dokuma yapılmış.
Çanak Çömlek
Troya Il’den çıkarılan sarı-kırmızımsı çanak çömleğin simetrik ve kendi içinde benzerlikler göstermesi çömlekçi çarkının kullanılmaya başlandığının kanıtı kabul edilmiş.
Bu yöntemle üretim daha kolay ve hızlı olduğu için çanak çömlek sayısı da artmış. Çömlekçi çarkı üretimine verilebilecek en iyi örnek tabak formlu çan çömlek. Troya’ya özgü bir form olan uzun gövdeli ve çift kulplu kupalar bu dönemde üretilmiş.

1995 yılında bulunan kırmızı boyalı küp, Troya’da şimdiye dek bulunan en eski boyalı kap parçası olarak kabul ediliyor. Troya’nın 20 km güneyindeki Akköy’de ise benzer desenli testiler, bu buluştan habersiz yıllardır yapılmakta.
Cerrahi
2001 yılında Batı Kutsal Alan yakınında bulunan, 25-30 yaşlarında bir erkeğe ait iskeletin kafatasına bir çeşit ameliyat testeresiyle müdahale edilmiş.

Bu müdahale sırasında kişinin öldüğü anlaşılmış. Antropologlar, Tunç Çağı Anadolusu’nda bu tür cerrahiye çok az rastlandığını tespit etmişler.
Anadolu Troya Kültürü
Troya III bir yangın veya depremle yıkılmış. 1988-2005 yıllarında Troya’daki kazıları yöneten Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann, kentin yeni yerleşimcilerinin, evleri inşa etme yöntemleri, çanak çömlek ve günlük eşyaları üretme biçimlerinden Anadolu kökenli olabileceklerini düşünmüş.
MÖ 1900’lerde kent sakinleri yan yana daha büyük evler yapıyor, eskisine göre daha hızlı dönen çömlekçi çarkıyla çok ince cidarlı kaplar üretiyorlarmuş.
Mezar buluntularından o zamanki Troyalıların, Kikladlar, Girit ve Kıbrıs’la ticaret yaptıkları anlaşılmış. Ancak kentte yaşam birdenbire sona ermese de büyük oranda zayıflamış. Arkeologlar bir salgın hastalığın ya da iklimsel değişikliğin buna neden olabileceğini düşünüyorlar.
Yüksek Troya Kültürü
MÖ 1740’larda başlayan bu dönemde, Troya’nın en gelişkin evresi söz konusu. Troya, artık 300.000 m2 lik bir alanı kaplayan tahminen 7000 nüfuslu bir krallıkmış. Doğu Akdeniz siyasi sistemi içinde çok önemli bir yere sahipmiş.
Aynı dönemde Yunanistan’da Miken, Girit’te Minos, Anadolu’da Hitit sarayları gelişiyor; Babil’de Hammurabi hüküm sürüyormuş. Bu saraylar arasında yoğun bir ticaret başlamış.
Troya, Çanakkale Boğazı’nın girişindeki avantajlı konumuyla dört bir yönden gelen tüccarların uygun rüzgârları bekledikleri bir limanmış. Ege kıyısında yer alan ve MÖ 1300’lere tarihlenen bu limanda bulunan Beşik Mezarlığı’nda birçok farklı türden mezar ortaya çıkmış. Bu farklı mezarların sahiplerinin nereden geldikleri bilinmese de Troyalılar tarafından himaye edildikleri düşünülebilir.
Tunş Çağında deniz ticareti tek ve dikdörtgen yelkenli gemilerle yapılıyormuş. Bu gemilerin derin omurgaları bulunmadığından, rüzgâra karşı manevra kabiliyeti azmış ve Ege’den Çanakkale Boğazı’na girebilmek için mayıs-eylül arası güneybatıdan rüzgârın uygun estiği günleri beklerlermiş. Onların, Çanakkale Boğazı önündeki bu zorunlu bekleyişi sırasında Troya bu gemilere kılavuzluk hizmeti ve gıda sağlıyor, karşılığında da geçiş vergisi alıyormuş. Yani Troya’nın zenginlik kaynağı gemi ticareti ve idamesi imiş. Troyalılar aynı zamanda ticaretle gelen ham maddeden ürünler üretip takas ediyor, ticarette mühür, ağırlık ve benzeri objeler kullanılıyorlarmış.

Son Tunç Çağı’nda ticaret gemilerinin seren direğine asılı tek yelkeni varmış. Denizcilik büyük olasılıkla hava şartlarının iyi olduğu sıcak mevsimlerle sınırlıymış. Bu dönemde ticaret Ege ve Doğu Akdeniz’de hüküm süren saraylar arası yapılan bir faaliyetmiş.
Son Tunç Çağı’nın dikkat çeken özelliği savaşlar kadar, saraylar arasında devam eden güçlü ticaret ağı. Akdeniz dünyasını sıkı sıkıya birbirine bağlayan bu ilişki biçiminin, iklim değişiklikleri, üretimin düşmesi, siyasi huzursuzluklar, akınlar ve göçlerle zayıflaması güç dengelerini etkilemiş.
Troya VI’nın Sarayları ve Aşağı Kent
Kulelerle güçlendirilmiş savunma duvarları içinde yükselen kalede, bazıları 2 katlı saraylar bulunuyormuş. Sarayların üst katları konut, alt katları erzak depolarıymış. Ticareti, zanaatı, erzakı ve at yetiştiriciliğini kontrol eden hükümdarlar burada yaşamış.
Bir duvarla çevrili aşağı kentte ise avlular, yollar, yapılar ve işlik yerleri bulunmaktaymış. Kentin zenginliği, mimarisi kadar, lüks mal sayılan metal taklidi seramikler ve spiral desenli Miken kaplarından da anlaşılıyor.
Hititler
Troya altın çağını yaşarken Anadolu’da Hitit İmparatorluğu hüküm sürüyormuş. Hellen yarımadasında Mikenler Ege’nin hakimi olmuş, Batı Anadolu’da koloniler kurmak istiyorlarmış. Hititler onlara Wilusan/Ahhiyava (Aka) diyorlarmış.
MÖ 1250-1220 arasında Hitit Kralı olan IV. Tudhaliya tarafından yazılan bir metinde kendisine denk 4 kraldan bahsediliyor. Bunlar Mezopotamya’ya hakim Babil ve Asur kralları, güneyde Mısır ve batıda da Ahiyyava kralları.
MÖ 1400-1200 arasında, Miken Hellenleri Batı Anadolu’ya yerleşmek amacıyla Milet’te (Millawanda) bir koloni kurmuş. Böylece 2 güç Batı Anadolu’da 2 yüzyıl boyunca devam eden bir mücadeleye tutuşmuşlar.

Hititçeye yakın bir dil olan Luvice, Batı Anadolu’da konuşulan dillerden biriymiş. Bu bölgede, Hititlerle askeri ve ticari ilişkiler yürüten başkenti Abasa (Efes) olan Arzava (Arzawa), Troas’ta Vilusa (Wilusa, Troya) ve güneyinde Seha Nehri Ülkesi Hitit tabletlerinde adı geçen bağımsız Luvi (Luwi) krallıklarıymış. Hititler Batı Anadolu’daki söz konusu krallıklarla da ittifak kurmuşlar.
1280’lerde Hitit Kralı Büyük Muvattali II (Muwattali) (1290-1272) ve Vilusa/Troya Kralı Alaksandu arasında bir antlaşma imzalanmış. Bu anlaşmayla Vilusa artan Ahhiyava işgallerine karşı Hitit koruması altına girmiş, Hititlerin beylik kenti olmuş. Troya, Batı Anadolu’da Ahhiyava tarafından gerçekleştirilecek her türlü eylemi Hitit Kralı’na bildirmek, savaş durumunda Hititlere askeri yardım ve savaş arabaları sağlamakla yükümlüymüş.
MÖ 13. yüzyılda Hititler ve Ahhiyava arasındaki güç kavgasında Troya’da güvenlik konusunda gerginlik artmış. Savunma duvarları ve heybetli kuzeydoğu bastiyonu güçlendirilmiş, yollar ve kuleler inşa edilmiş, daha önce açık olan Troya Ovası ve Limanı’na bakan batı girişi kapatılmış. Kale içinde erzak depolama mahzenleri yapılmış. Kentin dışına ana kayanın içine de bir savunma hendeği açılmış. (Bunun atlarla çekilen savaş arabalarını engellemek amacıyla yapıldığı düşünülüyor.)
Son Tunç Çağı çetin savaşlara sahne olmuş. Yoğun olarak savaşlarda at arabaları kullanılmış. Troya’da Son Tunç Çağı’nın en önemli saldırı aracı olan savaş arabası sonraki yüzyıllarda da yaygın olarak kullanılmış.
Akhalılar Troyalılara Karşı
MÖ 12. Yüzyılda Troya Savaşı’nda Hellen Yarımadası’nın güneyinden gelen Akhalarla, Kuzeybatı Anadolu’da yerleşmiş olan Troyalılar çarpışmışlar.
Efsaneye göre su perisi Thetis ve Kral Peleus’un düğününe davet edilmeyen Nifak Tanrıçası Eris bu evliliği engellemek için ortaya üzerinde “en güzele” yazılı bir altın elma atar. Tanrıça Athena, Aphrodite ve Hera elmayı almak için öne atılırlar. Ancak düğünün hamisi Zeus, elmayı yeryüzüne fırlatır. Elma Troyalı Prens Paris’in önüne düşer. Paris, dünyanın bu ilk güzellik yarışmasında sonucu belirleyecektir. Elmayı isteyen tanrıçalar Paris’e vaatler verirler: Hera ona krallık vadeder, Athena zafer, Aphrodite ise dünyanın en güzel kadını Helene’yi. Paris diğer tanrıçaları kendisine ve Troyalılara düşman ederek, Aphrodite’yi seçer.
Paris, Sparta Sarayı’nda karşılaştığı Kral Menelaos’un güzel karısı Helene’yi kaçırır. Menelaos, karısını geri almak için ağabeyi Miken Kralı Agamemnon’u, donanması ve ordularıyla Ege Denizi’ni geçip Troya’yı kuşatmaya ikna eder.
Hektor’un öncülüğündeki Troya’nın müttefikleri Dardanoslular, Sestoslular, Abydoslular, Likyalılar, Karyalılar, Trakyalılar ve Frigyalılar vb. Anadolu’nun 22 farklı bölgesinden gelip Troya ordusuna katılmış. Dardanoslu Aeneas, Likyalı Sarpedon ordularının başındaymış.

Akhaların kumandanı Agamemnon’un ordusunda Lokrisli Aias, İthakalı kurnaz Odysseus, Spartalı Menelaos, Phthialı yenilmez Akhilleus gibi savaşçılar varmış.
Savaşı tanrılar yönlendirmiş; her biri bir taraf tutmuş. Athena, Zeus’un karısı Tanrıça Hera ve Hephaistos Akhaların ordusunu; Tanrı Apollon, Savaş Tanrısı Ares ve Tanrıça Aphrodite Troyalıları desteklemiş.
Savaşta Akhilleus Hektor’u öldürmüş. Troya surlarının çevresinde de cesedini 7 kez sürüklemiş. Hektor’un babası Priamos oğlunun cesedini vermesi için Akhilleus’a yalvarmış. Bunu kabul etmeyen Akhilleus’u Paris topuğundan vurarak öldürmüş.
Zeus, uzun zaman Troyalıların yenilmesine izin vermemiş ama aradan geçen 10 yıl ve tahta at hilesiyle kente giren Akhalı askerler kaçınılmaz sonu belirlemiş.
Şehrin savaşla yıkılmasından sonra Troya’da nüfus azalmış ve kent önemini kaybetmiş.
Tunç Çağı’nın Sonunu Getiren Deniz Kavimleri
MÖ 1200’den itibaren Doğu Akdeniz’de batıdan ve kuzeyden geldiği düşünülen istilalar Tunç Çağı saraylarının sonunu getirmiş. Miken, Troya, Hitit sarayları; Ugarit, Babil, Elam ülkesi yıkılmış. Mısırlıların “Deniz Kavimleri” dediği bu istilacılar savaşçılardan ve savaşçıların önlerine katıp sürüklediği isyancılardan oluşuyormuş. Deniz Kavimlerine karşı savaşan ve zayıflamasına rağmen ayakta durmayı başaran Mısır’ın o dönemdeki kralı III. Ramses, Medinet Habu’daki mezarının duvarlarına İstilacılara karşı başarısının betimlemelerini yaptırmış.

MÖ 1200’lerde Akdeniz ve Ege’nin Tunç Çağı imparatorlukları birer birer yıkılmış. Miken ve Hitit sarayları yerle bir edilmiş. Levant Bölgesi’nde gelişmekte olan liman kentleri yok olmuş. Bu dönem arkeolojide “Karanlık Çağlar”ın da başlangıcı olarak tanımlanıyor. Mısır kaynakları bu dönemde bir Deniz Kavimleri akınından bahsediyor. Bu insanlar, yıkılan kentlerin sakinlerini de önlerine katarak büyük bir göç hareketi başlatmış. Troya Kalesi’nin güneybatısındaki Batı Kutsal Alanı’nda söz konusu tahribatın izleri görülebilmekte.
Hitit İmparatorluğu’nun siyasi ve askeri otoritesinin ortadan kalkması bir kargaşayı beraberinde getirmiş. Hayatta kalmayı başaran Hitit prensleri Anadolu’nun güneyine inip orada krallıklar kurmuşlar. Anadolu her bir yönden göç almış. Bu dönemde Trakya’dan giren halklar kuzeybatı Anadolu’ya yerleşmişler.
Yaklaşık MÖ 1180’deki dışarıdan gelen bir saldırıyla yapıldığı anlaşılan tahribatın “Troya Savaşı” olabileceği bir çok araştırmacı tarafından düşünülmekte.

MÖ 1180’lerde gerçekleşen tahribatlar sonrası, Troya’ya yeni yerleşimciler gelmişler. Yivli ve yumru bezemeli el yapımı çanak çömlek üreten bu insanların, benzer kültürel özelliklere sahip Kuzeydoğu Balkan ve Batı Karadeniz Bölgesi’nden geldikleri düşünülüyor.

Bununla beraber çömlekçi çarkı da kullanılmaya devam etmiş. Bu dönemde Troya’daki yerli kültürle, dışarıdan gelenler bir arada yaşamışlar.
Karanlık Çağlar
MÖ 1100-800 arası dönemde yazı Ege Bölgesi’nde ortadan kalkmış, tuncun yerini demir almış, ticaret ve nüfus azalmış. Bu sebeple bu döneme “Karanlık Çağlar” da denmiş.

Ancak MÖ 11. yüzyılın ikinci yarısında kendine özgü bir çanak çömlek sanatı olan Protogeometrik stil ortaya çıkmış: Bu stil, daireler, üçgenler, dalgalı çizgilerle kendini belli ediyor. Bu tür çanak çömleğe, Yunanistan’dan gelen Hellenlerin Batı Anadolu ile yoğun ticaret yaptıkları dönemde yeniden rastlanıyor.
Demir Çağı ve İmparatorluklar
MÖ 1200-800 arası dönemde, sanayi ve ticareti denetleyen hükümdarlar tarafından yönetilen, karmaşık toplumsal yapılara sahip yeni imparatorluklar kurulmuş. Alet yapımında yaygın olarak kullanılan demir bu tarihi çağa adını vermiş.

Anadolu’nun siyasi yapısı Demir Çağı’nda tamamen değişmiş, Hitit egemenliği giderek yerini Friglere, Lidyalıara ve Suriye sınırı yakınında, Güneydoğu Anadolu’da yeni Hitit kent devletlerine bırakmış.
-Frigya
Tunç Çağı sona ererken küçük gruplar halinde Balkanlar’dan ve Trakya’dan Ortabatı Küçük Asya’ya gelen Frigler, Gordion’u başkent olarak kurmuşlar. Kent, MÖ 9-8. yüzyıllarda saraylarıyla zengin bir başkente dönüşmüş. Ünlü kralları, Kral Midas, İlyada yazıya geçerken Frig tahtında oturuyormuş.
-Lidya
MŐ 7-6. yüzyıllarda ticaret, altın işlemeciliği ve tarım sayesinde zenginleşen Lidya ülkesinin sınırları Batı’dan Orta Anadolu’ya kadar uzanıyormuş. Kıyı kentleriyle ilgilenmeyen Lidyalılar, Sardes’i başkent kabul etmişler. Kral Alyattes ve oğlu Croesus zamanında Sardes, Küçük Asya’nın önde gelen kentlerinden biri olmuş.
Homeros ve İlyada
MÖ 8. yüzyılda Smyrna (İzmir) doğumlu olduğu kabul edilen Homeros, İlyada ve Odysseia epik destanlarının ozanı. Antik Çağ’da Homeros, sevilen ve saygı duyulan bir ozanmış.
MÖ 8. yüzyılın sonlarında büyük ozan Homeros, kendinden 500 yıl önce Troya’da yaşanmış bir savaşın destanını kayda geçmiş.
24 kitap ve 16.000’den fazla dizeden oluşan İlyada’da, 10. Yılındaki Troya Savaşı’nın Akhilleus’un öfkesiyle başlayan ve Hektor’un ölümüyle sona eren son 51 kanlı günü anlatılıyor.
Odysseia ise Troya’nın Tahta At hilesi ile ele geçirilmesini ve sonrasında Odysseus ve Akhalı kahramanların 10 yıl süren geri dönüş maceralarını anlatıyor.

Bu anlatılar antik dünyada çok sevilerek, profesyonel oyuncular ve destancılar tarafından şölenlerde ve törenlerde dile getirilmiş. Dinleyiciler bu destanı İlyada olarak biliyormuş. Bu şölen ve törenlerin çoğu Batı Anadolu ve Ege Adalarındaki kentlerin yeni yöneticileri tarafından finanse ediliyormuş. Homeros’un yaşadığı dönemde Frigler, Kral Midas tarafından yönetiliyor, Lidyalılar başkentleri Sardes’ten Batı Anadolu’yu kontrol ediyor, Hellen yöneticiler Ege kıyısındaki zengin kentlere hükmediyorlarmış. Tamamı İlyada’yı severek dinliyormuş.
Helenistik Dönem ve İlion (Troya VIII)
İlyada Destanı sayesinde MÖ 800’den itibaren Helenistik dönem başlamış. Troya Savaşı’nın geçtiği yer olarak tanınan kente yeni tapınaklar inşa edilmiş. İlyada Destanı’nda anlatılanların geçtiği toprakları görmek isteyenlerin ziyaret ettiği bir turizm merkezine dönüşmüş. (Troya VIII). Kente de İlion denmeye başlamış.

Demir Çağı’ndan itibaren kullanılan Batı Kutsal Alanı’nda Troya kahramanlarına adaklar sunulan sunaklar, kült yapıları ve tapınaklar yapılmış/yeniden düzenlenmiş.


Bu yapıların içinde yapılan kazılarda kucağında aslanı, başında tacı, elinde tambur (tympanum) ve tas (phiale) ile tahtta oturur tasvir edilmiş Kybele heykelcikleri bulunmuş.

Hellenlerin Batı Anadolu’da koloniler kurduğu Arkaik Dönem’de, İlion’un en yüksek noktasında Athena adına bir tapınak yapılmış ve içine tanrıçanın ahşaptan bir heykeli (Palladion) yerleştirilmiş. Başta küçük bir tapınakken, MÖ 300 civarında başlatılan daha sonra Seleukoslu Antiochos Hieraks tarafından yeniden inşa edilerek Kuzeybatı Anadolu’nun Dor stilindeki en büyük tapınağına dönüşmüş. Marmara mermerinden yapılan tapınak, Assos Athena Tapınağı’ndan da daha büyükmüş. Tapınağın metoplarında, Devlerin Savaşı, Amazonların Savaşı, At-Adamların Savaşı ve Troya’nın Yıkılışı sahneleri yer almış. Aynı sahnelere Atina’daki Parthenon’da da rastlanması dikkat çekici. Günümüze kadar gelen ve bu kabartmalara dair en güzel örnek olan Apollon-Helios metobunu 1872 yılında Calvert’ten satın alan Schliemann illegal yollarla yurt dışına çıkarmış. Söz konusu eser bugün Berlin Bergama Müzesi’nde bulunuyor.

Troya Savaşı’nın sahneleri şairler kadar vazo ressamlarının da eserlerine yansımış. MÖ 6. yüzyılın sonlarına doğru Atinalı vazo ressamları, Troya Savaşı’ndan sahneleri, siyah arka plan üzerine sarı ve kırmızı boya ile yapılan kırmızı figür tekniği ve bunun tam tersi olan siyah figür tekniğiyle temsil etmeye başlamışlar.
Arkaik Dönem’de Troyalılar ve Helenler, aynı giysiler ve saç stilleriyle tasvir edilir, aynı tanrılara ibadet ederlermiş.
Pers Dönemi
MÖ 546 yılında tüm Anadolu Pers egemenliği altına girmiş. Böylece Hellenlerin Batı Anadolu egemenliği de sona ermiş.
1994 yılında Granikos (Kocabaş) Havzası’nın doğusunda Gümüşçay Beldesi, Kızöldün Mevkii’nde bulunan ve MÖ 520-500 yıllarına tarihlenen bu lahit, Troas’ta Perslerin hâkim olduğu döneme aitmiş.

Lahit Anadolu’da, bugüne kadar bulunan figür bezemeli lahitlerin en erken örneği kabul ediliyor. İlk defa bir eser üzerinde birden fazla konuya yer verilmiş. Lahitte 37 figür var. Uzun kenarlarından birinde, Troya Kralı Priamos ile Kraliçe Hekabe’nin küçük kızları olan Polyksena’nın kurban edilmesi olayı betimlenmiş. Bu nedenle eser, Polyksena Lahti olarak anılmakta. Kısa kenarlardan birinde Polyksena’nın annesi Hekabe, yapraksız bir ağaç altında oturmuş yas tutar. Kutlama betimlemeli diğer sahnelerden birinde müzisyenler ve dansçıların eşlik ettiği bir topluluktan hediyeler alan tahta oturmuş bir kadın görülüyor. Lahit üzerinde betimlenenlerin çoğu kadın olmasına rağmen, bu lahitte 40 yaşlarında bir erkek cesedi bulunmuş.

Ünlü tarihçi Herodot’un anlatımına göre, MÖ 480 yılında Pers Kralı Kserkses, Hellen Yarımadası’nı fethe giderken burada 1000 sığır kurban etmiş, Troya kahramanlarının anıt mezarlarında sunularda bulunmuş.

MÖ 456 yılındaki Pers istilasından sonra Atina vazo resimlerinde bu tasvir değişmiş. Troyalılar sanatta ve edebiyatta Doğulu olarak tanımlanıp Friglerle bir tutulmuş, Perslere yakın resmedilmişler.
MÖ 334 yılında Perslerle savaşmaya giderken boğazı geçip İlion’a gelen Büyük İskender, Akhilleus ve Patroklos’un anıt mezarlarını ve Athena İlias Sunağı’nı ziyaret edip kurbanlar kestirmiş. Daha sonra kendi silahlarını ana tanrıça tapınağına asıp tapınakta Troya Savaşı’ndan beri korunmakta olan silahlardan bazılarını kuşanmış. Doğu seferinde tapınaktan aldığı bir kalkanı kullandığı ve yanında İlyada’nın bir kopyasını taşıdığı söyleniyor.
Büyük İskender’in doğu seferi ile Pers İmparatorluğuna son verince MÖ 310’da İlion, Troas’ın siyasi ve dini kült merkezine dönüşmüş. Büyük İskender’in kumandanlarından Antigonos, Athena İlias Kültünü merkez alarak, İlion’u 12 Troas kentinin (Bugünkü Çanakkale sınırları) içerisinde Athena İlias Birliği (Koinon) başkenti ilan etmiş. Bu birlik 600 yıl kadar devam etmiş.
Roma Dönemi ve İlium (Troya IX)
Romalılar, yaklaşık MÖ 300’de kökenlerini Troyalılara dayandırmış. Romalılar Troya’yı manevi anavatanları, Troya Savaşı’ndan kurtulan Dardanoslu savaşçı Aeneas’ı ataları, Kybele’yi ise tanrıçaları kabul etmişler.

Batı kutsal alanı MÖ 2. yüzyılda Akdeniz’de varlık göstermeye başlayan Roma ile de bir bağ kurmaktaymış. Burası Roma Dönemi’ne kadar eklemeler yapılarak kullanılmış.
Troya ile Roma’nın bu şekilde ilişkilendirilmesi Roma İmparatoru Augustus’un, şair Vergilius’a yazdırdığı ve Troyalı Kahraman Aeneas’ın hikayesini anlatan Aeneid Destanı’nda anlatılmakta. Roma İmparatorları, İlium dedikleri İlion’a özel bir ilgi göstermişler.

Kentin MÖ 85’te Mithridates Savaşları sırasında Romalı general Fimbria tarafından yakılmasından sonra İmparator Sulla, Ceasar, Augustus, Hadrianus ve Caracalla farklı tarihlerde İlium’u ziyaret etmişler ve kente çeşitli bağışlarda bulunmuşlar.
MÖ 48 yılında bölgeyi ziyaret eden Roma İmparatoru Ceasar bizzat kendisinin de Truvalı olduğunu iddia etmiş.
Athena Tapınağı ve tiyatro yenilenmiş, Odeion (küçük tiyatro), Bouleuterion (meclis binası) ve hamam yapılmış, aşağı kent kare plan üzerine inşa edilmiş.

Roma İmparatoru Hadrianus Odeion’un yapımı için büyük bir bağışta bulununca Troya halkı da şükranlarını sunmak için MS 117-118 yılları arasında bu heykeli yaptırmış.
İlium, adaklık heykelcikler üreten atölyeleriyle büyük bir inanç turizmi merkezine dönüşmüş. Bundan sonra kent sikkelerinde Troya Savaşı sahneleri işlenmeye başlanmış.
Yerleşim, MS 500 civarında 2 büyük depremle sona ermiş.
Ortaçağ’da Troya’nın nerede olduğu unutulsa da Troyalılar unutulmamış. Romalılar Troya’dan kaçarak kurtulanları Orta İtalya’ya getiren Aeneas’ı Roma’nın kurucusu kabul etmişler.
İlyada’nın 1488 yılında Floransa’da ilk kez kitap olarak basılması sonrasında, destan diğer Avrupa dillerine de çevrilmiş ve etkisi giderek artmış. Ortaçağ’da Roma İmparatorluğu’nu örnek alan krallar da soylarını Troya’ya bağlamışlar.
Franklar, Britler, Habsburglar, Venedikliler gibi birçok halk ve soylu aile köklerini hayatta kalmayı başarmış Troyalı kahramanlara dayandırmışlar.
Troya ve Osmanlı
Ortaçağ’dan itibaren Troya Destanı, Avrupa ve Akdeniz’de milletlerin ve kavimlerin aidiyet politikalarının önemli bir kaynağı olmuş. Troyalılar ile Türkleri ilişkilendirilen en eski kaynak, 6. yüzyıla dayanmakta.
Dönemin tarihçileri Troyalıların Avrupa’ya geldiklerinde 2 kola ayrıldıklarını, Türklerin 2.koldan ortaya çıkarak Tuna boylarına yerleştiklerini ve böylece soylarını devam ettirdiklerini öne sürüyor. 12. yüzyılda benzer öyküleri Fransız tarihçiler de anlatıyor.
14. yüzyılda, İtalyan ve Fransız tarihçiler, Latincede Türkler için kullanılan “Turci” kelimesinin, Latin şair Vergilius’un Aeneas Destanı’ndaki Troyalı kahraman Teucri’den geldiğini öne sürerek Troyalılar ile Türkleri ilişkilendirmişler.
Türklerin, diğer bazı Avrupa halkları gibi Troyalı kökenleri savı Ortaçağ’ın Katolik Avrupasında büyük oranda kabul görmüş. Türklerin Ortodoks Doğu Roma’yı (Bizans) yenmesi, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ve Osmanlının Avrupa içlerine doğru yönelmesi üzerine Avrupalı tarihçiler bazı Avrupa halklarının ve Türklerin ortak bir Troya soyundan geldikleri yönündeki görüşlerini inkar etmeye başlamışlar.
Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’u fethinden birkaç yıl sonra, 1462 yılında Troya ve çevresine gerçekleştirdiği gezide saray tarih yazıcısı Kritovulos tarafından kayda geçen “Allah aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bu şehrin ve halkının intikamını alma hakkını bana nasip eylemiştir” sözünü söylerken kendisini ‘Biz Asyalılar’ diye tanımlaması, Türklerin Troyalılarla olan ilişkisinin, Doğu-Batı çerçevesinde değerlendirildiğini göstermekte.

Fatih Sultan Mehmed’in İlyada el yazmalarını kütüphanesinde toplatması, onun bu konuya verdiği değeri göstermekte.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1922’de yanındaki bir subaya söylediği öne sürülen “Dumlupınar’da Hektor’un öcünü aldık” sözü ile Homeros’un Troya Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla sonuçlanacak Kurtuluş Savaşı ile ilişkilendirilerek Türkiye’nin modern siyasi tarihine taşınmış.
Değerlendirme
Yazımın başında belirtiğim hususu tekrar ediyorum. Eğer gerçek bir gezgin iseniz ve özellikle Avrupa’yı da geziyorsanız ya da gezecekseniz başlangıç noktanız mutlaka ama mutlaka Troya Müzesi ve Ören Yeri olmalı. Çünkü bugün Avrupa’da bir çok hanedan ve soylu aile köklerini binlerce yıl önce hayatta kalmayı başarmış Troya Savaşı kahramanlarına ya da sakinlerine dayandırıyor.
Zaten eğer bu yazıyı müzeyi gezmek için okumuşsanız siz de aslında neyi kaçırdığınızın ve Troya’nın Dünya tarihindeki öneminin de farkına varacaksınız.
Bu kapsamda eğer Çanakkale’ye bir gezi yapmak istiyorsanız 1 gününüzü bu müze ve ören yerine mutlaka ayırın. Burayı gezdikten sonra gezilerinizi farklı bir gözle yapacağınızdan son derece eminim.
Çanakkale ile ilgili diğer yazılarımız için Çanakkale Gezi Rehberi‘ne bakmayı unutmayın. Sağlıcakla Kalın…
Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi Troya Müzesi



